Harf Devrimi

Evet, 1 Kasım 1928 tarihinde Arap Alfabesi devrilmiştir. Enkazı tarihe gömülmüştür, ama bu enkazın altında kalan Arap Elifbası değil, yaklaşık 1.000 yıllık kültür, medeniyet, tarih ve sosyoloji birikimimizdir. Bu yıkım geçmişle kalmamış, Dil Devrimi’ne evrilme çabalarıyla geleceğin inşası da temelsiz bir ideoloji düzenine oturtulmuştur.

1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen Harf Devrimi bir sonuç mu idi yoksa başlangıç mı; bir amaç mı idi yoksa araç mı idi? Aslında Harf Devrimi bu iki soru üzerinden araştırılıp tartışıldığında her şey çok net kendini göstermektedir. Su götürmez bir gerçekle; yapılanlar ölçüldüğünde değerlendirildiğinde Harf Devrimi’nin bir başlangıç ve araç olduğunu söyleyebiliriz. Bu süreci aktardığımızda sizde kendi cevabınızı verebilirsiniz.

Büyük bir bilim adamı olan Prof. Mehmet Fuat Köprülü ( Köprülüzade Mehmet Fuad ) Harf İnkılabına en çok tepki veren, en sert eleştirileri getiren; bunun bilimsel ve kültürel sonuçlarının yıkıma ve harabiyete yol açacağını savunan ilk ve en önemli simalardandır. Ancak, tek adam tahakkümü 3-5 yıl içerisinde bu koca bilim adamına dahi 180 derecelik bir dönüş yapmasına sebep olacak ve Harf inkılabının ne kadar önemli ve gerekli olduğunu savunmak zorunda kalacak, bunu da ilmiyle değil fikriyle Atatürk öyle düşünüyor diye yapacaktır.

Harf İnkılabını savunanların ileri sürdükleri gerekçeler; Arap Alfabelerinin yazılışı ve öğrenilmesinin zor olduğu iddiası, Latin Alfabesine geçerek okuma yazma oranını arttırma düşüncesi, halkın kültür düzeyini yükseltmek, Avrupalıların yani Batı’nın kullandığı alfabeyi kullanarak geri kalmışlığın önüne geçmek ve Arap Alfabelerinin Türk diline uygun olmayışı idi. Bunlar resmi olarak bize aktarılan sözde gerekçelerdir. Peki temel amaç ne idi, özde olan niyetlerdeki gerekçeler ne idi? Aslında en temel gerekçe Atatürk’ ün Arap ve Fars özelinde şark düşmanlığı ve İslam kültürüne olan karşıtlığı idi. Hem coğrafi olarak, hem medeniyet olarak hem de dini olarak Doğu, gerici addedilmiş, medeniyetin ve ilerlemenin anahtarı olarak da Batı görülmüştür. Atatürk her fırsatta hemde hiç evirip çevirmeden,doğrudan, bu harflerin coğrafyasını, ülkelerini ve milletlerini aşağılamaktan çekinmemiş hatta topluma bu konuda önderlik etme fırsatlarını da hep değerlendirmiştir. Öyleki kendi adındaki Mustafa ve Kemal isimlerinin Arapça olmasından dahi rahatsızlık duyup, daha sonra Kemal ismini Yakut Türkçesinde kale anlamına gelenKamal karşılığı kendisine söylenince hemen ismini Kamal olarak değiştirmiş, nüfuz cüzdanına da böyle yazdırmıştır. Dahası Kemal ismini taşıyanlara da hakaretlerde bulunarak değiştirmelerini teşvik etmiştir. İkinci temel gerekçe, halkın tarih ile olan bağını kesmek, geçmişini resetlemek, yeni kurduğu devlete geçmişi karıştırmadan sıfırdan bir kültür temeli atmaktır. Bu kültür de Batı’dan transfer edilecek, İslam kültüründen mümkün mertebe uzak durulacaktı. Üçüncü temel gerekçe olarak; Arap Alfabelerinin din öğrenimini kolaylaştırıcı ve dini birikimi hayata tatbik etme faaliyetlerine mani olup bu avantajı ortadan kaldırmak. Dördüncü temel gerekçe Cemil Meriç’in ifadesiyle Harf Devrimi, ” basını ve yazarları susturmanın bir yolu olarak kullanılmıştır.” Evet o dönemdeki aydınları ve basını susturmak, bu kesimin elindeki en büyük silahı yok etmek anlamına gelmektedir. Yazamayan ve yazılanları yayınlama malzemesi olmadığından açıkta bırakılan okuyup yazamayan hem ekonomik olarak hemde kariyer olarak devletin insafına bırakılmış devlete muhtaç aydın bir kesim. Aydınlar adeta bir günde, bir hamleyle, bırakın fikirlerini kendilerini dahi ifade edemez hale gelmişlerdir. Devrimden bir gün sonra okuma ve yazma bilen % 1’lik kesim ise daha ziyade batılı okullarda veya Osmanlıdaki yabancı okullarda belli bir dönem eğitim görmüş ve çoğunlukla da yeni devletin misyon ve vizyonuna uygun olan bir günde yalnızca Latince Harflere hakim oldukları için rakipsiz ve inanılmazlar avantajlar elde eden sözüm ona aristokrat zümre haline gelmiştir. Ki bu zümre daha sonra Kemalist düşünce grubunun birer neferi olacaktır. Peki bu gerçek niyet ve amaçları nereden biliyoruz? Bizzat Harf Devrimini yapanların, savunucularının, uygulayıcıların yada korkudan sessizliğiyle dolaylı destekte bulunanların zaman içerisindeki söz ve demeçlerinden ve kitaplarından öğreniyoruz.

Bu ön hazırlıktan sonra Harf Devrimi’ni daha objektif ele alabiliriz. İlk harf reformunu Osmanlı’nın son Maarif Nazırlarından Münif Paşa dillendirmiştir. 1862-1913 yılları arası dönem dönem bu Arap Elifba reform meselesi gündeme gelmiştir. Hatta bu süreç içerisinde somut adım atanlar dahi olmuştur. 1863’te Mirza Feth Ali Ahundzade, 1879’da Kamus-ı Türki’ nin yazarı da olan Şemseddin Sami Bey, kendi değişiklik tekliflerini dillendirmişlerdir. Ancak, bu dönemdeki temel düşünce Alfabenin kaldırılması değil kendisi üzerinde değişikliğe giderek yazımının ve okunuşunun kolaylaştırılması, harflerin birbirinde ayrılması ( huruf-u munfasıla ) üzerine olmuştur. Nihayetinde Enver Paşa’nın büyük çaba ve ısrarıyla orduda özellikle de haberleşmede kısa süreliğine bu reformlar hayata geçirilmiş, ancak istenilen fayda sağlayamadığı için bu yazı değişikliğinden vaz geçilmiş eskiye dönülmüştür. Bu değişiklik tarihe, Hatt-ı Enveri, Enver Elifbası, Ordu Elifbası olarak geçmiştir.

Arap harflerine yönelik bu reformist dönemin en ilgi çeken kısmı ise Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın bu dönemdeki reform girişimlerine kayıtsız kalmaları hatta karşı çıkmalarıdır. Ancak, Atatürk’ün daha sonra bu dönem hakkındaki kendi ifadeleri pek de takındığı durumun o zamanki göründüğü gibi olmadığı, aslında en başından itibaren Harf İnkılabını düşündüğü, müsait zamanı kolladığı, o dönem içindeki sessizliğinin sebebinin ser verip sır vermediği bir tutumla kendi devrimini her kesten gizli kendi içinde büyüttüğü gerçeğidir. Bunun en büyük kanıtı da Atatürk’ü Harf İnkılabı’nda ilk etkileyen kişinin, Filistinli bir Yahudi olan Itamar Ben-Avi‘nin 1911 yılında Atatürk’ün Kudüs’e gittiğinde kendisiyle görüşüp ona Osmanlı’nın geleceğinin Latin Harflerinde yattığını söylemesi ve Atatürk’ün aklına bu devrimi ilk getiren, dikkatini bu konuya ilk çeken kişi olmasıdır. Bu konudaki ikinci aşama da, 1926 yılında Türkiye’ye gelen filolog Dr. Kühne’nin Atatürk’e Macar Alfabesini incelemesini tavsiye etmesidir ki bu öneri devrim çalışmalarını hızlandırmıştır. Bu süreci başlatmışken bölmemek adına dilerseniz Harf Devrimi’nden Dil Devrimine evrilen süreci kısa bir kronolojiyle geçelim. 26 Haziran 1928’de Harf Devrimi’ni tartışmak için bir kurul toplanmıştır. Bu kuruldaki tartışmalı çalışmalar sonucunda 1 Kasım 1928’de Harf Devrimi gerçekleştirilip Arap harfleri yerine Latin harfleri kabul edilmiştir. Bundan sonrası aslında Dil Devrimi’ni gerçekleştirme adımlarıdır. Bu doğrultuda 22 Ocak 1932’de Yerebatan Camii’nde ilk kez Türkçe Kur’an-ı Kerim okundu. Sonrasında 30 Ocak 1932 tarihinde Fatih Camii’nde ilk Türkçe Ezan okundu.12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dil Tetkik Cemiyeti, şu anki ismi ile Türk Dil Kurumu ( TDK ) kuruldu.18 Temmuz 1932’de daha önce test edilen Türkçe Ezan uygulaması hayata geçirildi.( Diyanet İşleri Başkanlığı tüm yurtta uygulanması için resmi bir genelge yayınladı.) 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında 1. Türk Dil Kurultayı toplandı. 6 Mart 1933’te Ezanla birlikte Sala’larda Türkçe okunmaya başlandı. 18-23 Haziran 1934 tarihleri arasında 2. Türk Dil Kurultayı toplandı. 1934 yılında Avusturyalı filolog HermanKivergiç Atatürk’ün aklına Güneş Dil Teorisi’ni sokacaktır. İşin uzmanı bütün dilbilimcilerin tiye alıp dalga geçtiği bu mantıksız teoriyi ne yazıkki Atatürk çok ciddiye alacaktır. Öyleki 24-31 Ağustos 1936 tarihinde toplanan 3. Türk Dil Kurultayı’nın neredeyse bütün gündemi hiç bir bilimsel dayanağı olmayan ” Güneş Dil Teorisi ” olmuştur. Güneş Dil Teorisi’ne göre bütün diller Türkçe’den türemiş, ilk dil Türkçe hatta ilk insan da Türk’tür. Bu mantalite temelinde o dönem için sıkı bir Arapça ve Farsça düşmanlığı yapan Atatürk’e ve bunu yapan kesime tabii olarak şu soru sorulmuş ve adeta trajikomik bir tartışmanında fitili ateşlenmiştir. Madem bütün dillerin anası Türkçe ise neden Şark dillerine özellikle de Arapça ve Farsça’ya bukadar nefret duygusuyla yaklaşıldığının izahı istenmiştir. Bırakın bir izahatın yapılmasını dil adeta katledilerek öz Türkçeleştirme sevdasına dilimizdeki duygu ve düşünce, çıkartılan Arapça ve Farsça kelimelerle, adeta katledilmiştir. Üstelik bu tartışmalar bile Atatürk’ün Arapça ve Farsça’ya olan nefretini etkilememiş, öyleki kendi adından dahi Arapça kökenli olmasından dolayı hazzetmemiş; Mustafa ve Kemal isimlerini pek kullanmak istememiş, yerine Paşam veya Atatürk denmesini tercih etmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi ilk fırsatta da Kemal ismini Kamal’a değiştirmeyi ihmal etmemiştir. Atatürk yalnız kendi iradesiyle kimseye danışmadan hiçbir bilimsel yönü olmayan bir teoriyi, Güneş Dil Teorisi’ni Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne eğitimin en üst öğrenim kurumuna ders olarak koydurarak bilim merkezlerinin bilimselliğini de tartışmaya açmıştır. Ne varki Atatürk’ün ölümünden iki yıl sonra toplanan Türk Dil Kurultayı’nda Avrupalı temsilcilerin tepkisi dikkate alınarak İsmet İnönü tarafından Güneş Dil Teorisi kaldırılmış, böylece Harf Devrimiyle başlayan Dil Devrimine dönüşen süreçte burada noktalanmış oluyor.

Harf Devrimi ile Dil Devrimi arasındaki ilişki sarmalına göz atıp süreci kısaca hatırladıktan sonra şimdi Harf İnkılabı özelinde konumuza tekrar dönebiliriz. Harf inkılabı yapıldığı tarihteki veya hemen öncesindeki okur-yazar oranı değişik araştırma ve kaynaklarda birbirine yakın olarak zikredilmektedir. Biz kafa karışıklığına sebep olmasın diye ortalamasını dikkate alarak tek bir oran üzerinden hareket edelim, çünkü bu oran Harf İnkılabının başarısının da ölçütü olacağı için çok önemli bir unsur olacaktır. Devrimden sonraki okuma yazma oranı, öncesiyle kıyaslanarak, Devrimin en önemli sebeplerinden biri gösterilen Arap Alfabesinin öğrenilmesinin zorluğu bahanesinin veya dayanağının ispatı olacaktır. Harf İnkılabı yapıldığı dönemden önceki okur-yazar kişi sayısı, okul çağı öncesindeki çocuklar çıkartıldıktan sonra, ortalama 1 Milyon kişidir. Bu rakam nüfusun % 19 denk düşmektedir; toplam nüfus içerisindeki oranı ise %12 civarındadır. 1895 yılı Osmanlı istatistiklerine göre 5-10 yaş arası Müslüman kız ve erkek çocuk nüfusunun % 57’si ilk okul çocuğudur. 1927 yılında nüfus 13.648. 987, okur-yazar oranı %8.1; 1935 yılında nüfus 16.158.567, okur-yazar oranı % 20; 1945 yılında nüfus 18.790.987, okur-yazar oranı %30; 1950 yılında nüfus 20.947.155, okur-yazar oranı % 34 olarak tespit edilmiştir.

Yukarıdaki rakamlar dikkate alındığında, hiç bir duygu ve yorum katmadan, yalnız analiz üzerinden değerlendirme yapıldığında, Harf İnkılabının Atatürk’ün ön görüsüyle 1-2 yıl içerisinde ülkenin tamamı bu yeni alfabeyle okuyup yazabilecek duruma gelecektir, görüşünün tam bir fiyaskoyla sonuçlandığı anlaşılmaktadır. Bu başarısızlığın en önemli sebebi ise okullaşmaya, öğretmene ve eğitime gereken önemin verilmeyişi ve beklenen maddi bütçenin ayrılmayışıdır, yani Devrim yapılırkenki heyecanın iki yıldan fazla sürmeyişidir. Buradan şunu öğreniyoruz bir dilin kullandığı alfabenin okur-yazar oranı üzerinde doğrudan bir etkisi yoktur. Alfabenin zor veya kolay olması diye bir gerekçeninde okur-yazar oranı üzerinde önemli bir etkisi yoktur. Bir dilin bir alfabeye yatkınlığı ve uygunsuzluğu diye bir gerekçe de yoktur. Peki, ne vardır? Bir toplumun eğitime erişiminin pratikliği, bireyin eğitime fırsat eşitliğiyle dâhil olması ve en önemlisi devletin kurumsal olarak eğitimi desteklemesi ve devamlılık göstermesi vardır. Devletlerin eğitimi ihmal etme masumiyet karineleri ne olabilir? Olağanüstü olay ve afetler tabi en önemlisi savaşlar. Osmanlı’nın son yüz yılı mütemadiyen siyasi mücadelelerle, ayaklanmalarla, kendinden ayrılan halklarla ve savaşlarla geçmiş, devletin önceliği birliğini muhafaza etmek ve güvenlik politikaları olmuştur. İnsan kaynağını ekseriyette asker olarak kullanmak mecburiyetinde kalmıştır.

Harf inkılabının en önemli amaçlarından biri, yeni kurulan devletin ulus devlet kimliğine hizmet edecek bir alfabeyle milliyetçiliği lisana indirgemektir. Çünkü İslam’ın Türk kimliğine ve şuuruna etkisini Türkçülüğe zarar olarak gören bir anlayış doğmuştu. Türklüğe İslam vesilesiyle Arap ve Fars kültüründen tesir eden ne varsa tehdit olarak görülmüştür. İslam’ı temsil eden ne varsa bir bir Türk toplum hayatından çıkartılarak yerine Türk milliyetçiliğini destekleyecek şeyleri koymak ideolojik bir gaye olmuştur. İslam Türklükten, Türklük İslam’dan ayrıştırılmaya çalışılmıştır. İşte Arap Alfabeleri, Arapça ve Farsça kelimeler de bu düşünceden nasibini almıştır. Ancak, düşünüldüğü gibi olmadı, adeta Türkçeleşmiş kelimelerin yerine öz Türkçeden eklenen kelimeler tutmadı ve hali hazırdaki kelime dağarcığından mahrum olunmuştur. Bunun bedelini sosyal hayattaki iletişim dili, bilim, sanat ve duygu dili ödemiştir. Prof. İsmail Kara bir makalesinde, ” Burada bir tasavur dünyasının, bir bilme ve anlama biçiminin, bir semboller manzumesinin ve medeniyetin tasviyesi; buna parelel olarak bir başka dünyanın kültürel kodlarının etkisi ve tahakkümü altına girme ameliyesi vardır.” diye durumu özetlemiştir.

Harf Devrimi’nin gerçekleşmesiyle İslamiyet’in kabulüyle birlikte edinilmeye başlanan ve biriktirile gelen bütün kültür ve medeniyet, yaklaşık 1000 yıllık insanlık tarihi, yok olmaya terk edilip resmen çöpe atılmıştır. Alfabe ( yani yazı ), dilin ( yani kültür, medeniyet ve düşüncenin ) ete kemiğe bürünmüş halidir. Dil, yaşayan ve insanlık var olduğu sürecede yaşayacak olan, geçmişten miras kalan, geleceğe emanet bırakılacak olan çok önemli bir sermayedir. Bu derece hayati öneme sahip olan sermayenin koruyucusu ve taşıyıcısı ise alfabelerdir. Alfabe değişikliği hayati bir risk taşımaktadır. İşte bundan ötürü böylesi bir sisteme müdahale bir çok alanda cinayet işlemeye yol açmıştır. Dilin bedenini öldürenler ruhu başka bedene taşımaya çalışmışlardır, kendi lehlerine günü kurtarma uğruna, bu sisteme müdahil olmuş bütün toplumun bütün geçmişini acemi bir operasyonla katletmişlerdir. Bütün bunları yapanlar suçlu olarak da Alfabeyi görüp, ona “Gerici” yaftası yapıştırarak kendilerini aklamaya çalışmışlardır.

Harf Devrimi, hem medeniyeti üzerine inşa edildiği coğrafyadan koparmış hem geçmişten yani tarihten koparmıştır hem de yeni kurulan devletin kadim halkı, mensubiyeti olunan bu 1000 yıllık mirasın yabancısı haline getirmiştir. Toplumu hem Doğu’dan koparmış hem de Batı’ya entegre edememiştir. Gelişim beklenirken tam bir gerilemeye sebep olmuştur. Yıllarca kültürlenme çabasıyla yozlaşıp, geri kalıp hali hazırdaki birikimimizden de bizi mahrum etmiştir. Birde olayın akademik boyutu varki tam bir trajedi. Bu trajediyi en iyi şekilde tespit eden Mustafa Armağan olmuştur. Bir makalesinde” Transkripsiyonun bilim yerine geçtiği tek ülke bizimkidir. Tarih biliminin bir disiplin olarak bizde bir türlü serpilemeyişinin altında bu ana malzemenin hamallığını yapmayı bilimsel faaliyetin ana meşgalesi zannetmek marazı yatmaktadır.” ifadeleriyle özetlemiştir. Bu yerinde tespit meselenin vahametinin boyutunu en iyi şekilde ifade etmektedir. Düşünün bir ilim dünyası ilim için bir araç olan şeyi ( yazıyı ) kullanmak yerine onu amaç edinip okuyabilmeyi ilim erbablığı sanır hale gelmiştir. Oysa bu kesimin uğraşması gereken, araştırması gereken okadar çok mesele varki, bu meseleler üzerindeki tespitleri-analizleri ilerisi için bizlere ışık tutacak, yol gösterici olacak düzeydedir.

Harf İnkılabı çerçevesinde dünyaya baktığımızda olayın vahameti insanı biraz daha üzüyor. Öyleki dünyada kendi mevcut alfabesini değiştirip farklı bir kültürün alfabesine dönen Türkiye Cumhuriyeti Devletinden başka bir örnek bulunmamaktadır. En yakın örneği 1948 yılında Filistin topraklarında kurulan İsrail Devleti’nin bütün dünyadan ve özellikle Avrupa’dan toplama halkının neredeyse tamamı Latin Alfabelerinehakimken kurulan devletin alfabesini 2.000 yıllık kültürlerinin ürünü olan İbranice olarak kabul ediyorlar. Tam bir vaka örneği; biri geri kalmışlığının faturasını alfabesine keserek 1.000 yıllık kültürünün alfabesini terk ediyor, diğeri 2.000 yıllık kültürünün alfabesini yeniden kurduğu devlette tercih ederek dünyanın en gelişmiş ülkesi oluyor. Sonuç, Türkiye için tam bir fiyasko, halen dünyanın ikinci sınıf ülkesi, diğeri tam bir başarı hikâyesi, tarım teknolojisinden, tıp araştırmalarına, silah teknolojisine dünyanın her alanda en gelişmiş; süper gücü olmayı başarmış bir devlet.

Harf inkılabına gelişmişlik aracı olarak bakıldığında ( Çünkü inkılabı gerçekleştirenler tarafından Arap alfabeleri, geri kalmışlığın sebeplerinden görülüyordu) dünyadan yine çok çarpıcı örnekler dikkatimizi çekmektedir. En zor alfabeye sahip Türkçe gibi Ural-Altay dil ailesinden olan Japonya (Hiragana-Katagana Alfabeleri) kendi alfabesinden vazgeçmemiş ve bir dil olmaktan öte dil ailesi olan Çincenin alfabesi de yaklaşık 3.500 yıllık bir geçmişe sahiptir. Gelişmişlik düzeyleri Türkiye ile kıyaslanmayacak düzeyde ileri olan bu iki ülke de harf ile gelişmişlik arasında bir korelasyon kurulmasının mantıksızlığını ispatlar niteliktedir. Yanı başımızdaki Rusya’da da durum çok farklı değildir. 9. Yüzyıldan günümüze Kiril Alfabesini kullanan Rusya’da dünyanın kabul ettiği bir süper güçtür.

Harf İnkılabını bizimkine benzer bir niyetle, yani ideolojik ve siyasi olarak değiştirmek isteyen bir diğer ülke İran, bu anlamda bir yıkımdan mucizevi bir şekilde kıl payı kurtulmuştur. Şöyleki, İran kendi ülkesindeki Azeri Türkmen kesimin nüfus oranının fazla olmasını hep Türkiye’ ye karşı mücadelesinde kendisine dönük potansiyel bir tehdit olabileceği ihtimalini saklı tutmuştur. Çünkü İran’daki Türkler mezhep birliğiyle oraya aitlerdi, yarın bir gün millet birliği düşüncesi onları kendilerinden koparabilirdi. Buna karşı Arap alfabesini değiştirip Türkiye ile kendi halkı arasındaki iletişim birliğini ortadan kaldırmak istiyordu. Fakat tahmin edemeyecekleri bir gelişme olmuş, Türkiye alfabeyi değiştirmiş ve bu kesinlikle İran’ın işine yaramış ve siyasi hamleleri düşmanlarının eliyle kendi lehlerine gerçekleşmiş, tarihi birikimlerine bir halel gelmeden bu işin üstesinden gelmiş oldular.

Sonuç olarak; Harf İnkılabı başlı başına bir amaç iken, daha sonra araç sallaştırılarak dil devrimine dönüşen bir sürecin mihenk taşı olmuştur. Son darbe Dil Devrimiyle vurulmak istenmiş, başarıldığı takdirde kazanılmış olacaktı. Pekiburada kazanılmak istenen nedir diye kendi kendimize sorduğumuzda, cevap; unutulmuş bir geçmiş, hatırlanmayacak bir medeniyet dahası bir daha yaşatılmayacak bir kültür. Bu derece önemli büyüklükteki bir harabiyetin, yıkımın kazanç olduğunu söylemek için ya havsalasını kaybetmiş olmak gerekir yada bu büyük medeniyete, şanlı geçmişe kendini ait görmemek gerekir.

Bu yalnız bir Harf Devrimi değil aynı zamanda bir Dil Devrimi, aynı zamanda bir toplum dizaynı, günümüz tabiriyle bir insan mühendisliği, gelecek tasarımı idi. Bütün bunlar geçmiş yok edilerek başarılabilirdi. Onlar bunu yaptılar. O zaman bunu yapanlar şu an aramızda değiller, malum olsun onlara, Evet başardınız. Şu an okuma yazma oranı % 96.13, yani neredeyse memleketin tamamı okur-yazar olmuş bir durumda. Peki sonuç 100 yıl önce bir ümmet, bir millet, bir devlet aidetliği varken ( bunun kanıtı kurtuluş savaşı ), şu an bölük pörçük olmuş, bir birini sevmeyen, ötekileştiren, birlikte yaşama duygusu tarihinin en alt seviyelerine inmiş, maddi ve manevi birlik ve bütünlüğü bozulmuş bir halk yığını ( bunun kanıtı seçim süreçlerinde tarafların bir birlerine ithamları ). Evet şu anki Türkiye sizin eseriniz, gerçekten başardınız…

Osmanlı’nın sözlü olarak, fiili olarak, hukuki olarak, dini olarak, resmi olarak farklı farklı yıkılma evreleri vardır. Harf İnkılabının gerçekleştiği gün ise Osmanlı’nın Kültür ve Medeniyet olarak yıkıldığı evredir.

                                                         MEHMET KARASAKAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Medya

Sosyal Medya Hesaplarımız