Köşe Yazısı

Müslüman Gayrimüslime Neden Hicret Eder?

| 1 yorum var

Müslüman Gayrimüslime Neden Hicret Eder?

İnsanın havsalası almıyor, Müslümanlar Müslümanlardan Kaçıp Gayrimüslime neden sığınır? Pakistan, Afganistan, Suriye ve Irak ‘tan kaçan binlerce Müslüman gün geçmiyor ki ana haber bültenlerine Avrupa’ya kaçarken haber olmasınlar. Peki, neden ölümü göze alarak, onlarca Müslüman ülke varken hepsinin sığınmak istediği, yaşamının geri kalanını sürdürmek istediği ülkeler Avrupa ülkeleridir. Müslümanların göç yönü neden İslam Devletlerinden Hristiyan devletlerine doğrudur.                          Allah’ın ( C.C.)  ” Ey İman Edenler! Yahudileri Ve Hristiyanları Dost Edinmeyin Onlar Yalnızca Birbirlerinin Dostlarıdır. Sizden Kim Onlara Dost Olursa Onlardan Sayılır. Allah Zalimler Topluluğuna Yol Göstermez. ( Mâide Suresi 51) ayetiyle uyardığı Müslümanlar, neden Allah’ın bu emrine, uyarısına riayet etmemektedirler, O ayetteki manayı anlamamaktadırlar. Allah’ın emrine karşı gelmeyi göze alarak, Allah’ın rahmetinden uzaklaşma tehlikesine rağmen, Hristiyan dünyasını kendilerine yurt edinme çabası, isteği ve ısrarı üzeredirler. Neden ülkesinden kaçan bir Müslüman lider, din adamı diğer bir İslam ülkesine değil de Hristiyan ülkelere iltica eder. Yoksa onlarda mı bu ayetlerden bihaberler? Tabi ki hayır. Aslında hiç bir Müslüman ne Allah’ın ayetini hafife almakta (haşa), ne Allah’a karşı gelme çabası içerisinde, ne de Hristiyan bir yurdu bir İslam yurduna tercih etmektedir. Müslümanları bu davranışa iten birçok sebep sayılabilir ama en önemlisi şüphesiz çaresizliktir. Neyin mi çaresizliği, hiçbir İslam ülkesinde ADALET kurumunun, yönetiminin ve duygusunun kalmamış olmasının çaresizliği. Oysa Allah onları, Müslüman ülkelerinin yöneticilerini şu ayetle (Maide/8İbni Kesir) uyarmaktadır: ” Ey iman edenler; adaleti gözeten şahitler olun. Ve bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adalet edin. Bu, takvaya daha yakındır. Ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah; işlediklerinizden haberdardır.“ Adaletin olmadığı bir ülkenin halkının yüzde yüzü Müslümanda olsa, hatta yöneticileri İslam duygusu üzerine de olsa, hatta devlet yönetim şekli İslam müesseseleri üzerine de kurulmuş olsa, o ülkede kimse yaşamak istemez. Çünkü Adaleti olmayan bir ülkede bütün sistemler bozuktur yada bozulmaya yüz tutmuştur. Devletin temel yapı taşı adalettir, ne diyor Hz. Ömer ( R.A.) ” Adalet Mülkün Temelidir.” Bir devlette Adalet tesis edilmemiş ise o devleti yönetenlerin meşruluğu dahi tartışmalıdır, aslında orada bir devletten de  söz edilemez. Avrupa Devletlerinin, Müslüman gözündeki cazibesi, hicret ederkenki tercih sebebi onların Hristiyan olması değil, devletlerinin Adalet üzere inşa edilmesi, adaletin bütün insanlara eşit olarak uygulanmasıdır. Avrupa devletlerindeki “Adalet Mülkün Temelidir” ilkesinin tesisidir. Tarihte aynı göç türünün örnekleri, bu eylemin Adalet gerekçesini desteklemektedir. Kendi ülkelerinde huzur ve güven bulamayan sahabelere Peygamber Efendimiz (SAV) ülkelerini terketmelerini söylemektedir. Sahabeler, Resulallah’a nereye gidebileceklerini sorduğunda; “Habeşistan’a gidin. Orada halkına zulmetmeyen adil bir hükümdar (Necaşi) vardır. Orası doğruluk ülkesidir.” demiştir. Selahaddin Eyyubi’nin ülkesine ” Orada adil bir Müslüman hükümdar var ” diye zulümden kaçan Hristiyan ve Yahudiler sığınmıştır. Yine Osmanlıda değişik dönemlerde devletin yüksek adaletine sığınmak amacıyla gelmiş çok sayıda Hristiyan ve Yahudi olmuştur. Mülk Allah’ındır. Ve bu mülkün temelini  adalet timsali Hz. Ömer Adalete bağlamaktadır. Mülkün adının İngiltere, Almanya, İsviçre veya Türkiye olması Mülkün Allah’ a ait olduğu gerçeğini bize unutturmamalıdır. Bu mülklerde tesis edilen Adalet ise varlığının değeri ve devamlılığı açısından son derece önemlidir. Mısırlı yazar Fehmi Şinnavi’nin bir kitabının önsözünde hadis olarak aktardığıuyarı ile yazıyı tamamlamak istiyorum. ” Aleyhinize dahi olsa adaletten ayrılmayınız, adil olunuz. Çünkü adalet İslam’ın özüdür, mülkün de temelidir. Bir devlet kâfir bile olsa adalet sayesinde ayakta durabilir; ama Müslüman bile olsa adaletten yoksunsa yıkılmaya mahkûmdur.“ Son Söz: Müslümanları İslam ülkelerinden kaçıran Adaletsizlik’tir. Başka bir şey değildir. Mehmet KARASAKAL...

devamını oku

Bildiklerimden Bilmediklerimi Sen Bilesin Diye Yazdım

| Hiç yorum yok

Bildiklerimden Bilmediklerimi Sen Bilesin Diye Yazdım

EuzubillahimineşşeydanirracimBismillahirrahmanirrahim… * Bismillah her hayrın başıdır. Besmele ile başlanmayan her önemli iş sonuçsuz kalır.(H.Ş.) Hayatın ilk belirtisi, ilk tepkisi, ilk başlangıcı her zaman Besmele ile olmalıdır. * Bir Müslümanın bilgisi ve uzmanlığı ne olursa olsun kulluğundan sonra Tarih ilmini iyi bilmesi gerekir. { Allah, ayeti kerimde ” Bize doğru yolu göster (Fatiha 6), Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! ( Fatiha 7 ) ”  diye nasıl dua edip neye ihtiyacımız olduğunu öğretir. Burada ihtiyaç duyulan şeye götüren meziyet tarihi bilmek, öğrenmektir. Çünkü tarih bize kimin nasıl ve niçin nimetlendirildiğiniyada sapıklığa düşüp gazaba uğradığını öğretecektir. Bunun en güzel örneği Hz Ebubekir R.A.’ıngüzide şahsiyetidir. O her koşulda, her durumda ve her zaman Peygamber efendimizin yanında ve arkasında durdu, imanı tamdı ve kalbinde hiç şüphe yoktu. Çünkü, tarihi iyi biliyor, daha önceki peygamberlerin özelliklerini ve görevlerini bildiklerinden yola çıkarak peygamberliği tahmin edebiliyordu. Bu da onun Peygamber Efendimize İman edişinde, sadakatinde şüpheye yer bırakmamıştır. Ve Rabbim Onu nimetlendirdiklerinden eylemiştir.} * Allah’ın yap dediklerini ve yapma dediklerini iyi öğren bunlar en kutsi kılavuzdur. Hem bu dünyada gideceğin yoldur, hemde vardığında açacağın kapının anahtarıdır. * Yolcuya, darda kalmışa, düşküne, miskine bir de yetime ve akrabaya yardımcı ol. * Şükür ve Sabır mütemadiyen birbirini takip eden gece ile gündüz gibi olmalı. Mümin ya Şükreden ya da Sabreden olmalıdır. Her daim şükür veya sabır ile birlikte hamt etmeli, alemlerin Rabbi olan Allah’a… * Eşini, Evladını, ve kesata uğramasından korktuğun malını ve gelirini Allah rızası için edin ki , bunların kayıpları seni asi yapmasın. * Her zaman selam verdiğin, görüştüğün, yardımda bulunduğun; yetimlerin, düşkünlerin, mazlumların olsun ki Allah’ın koruması hep üzerine olsun. Taraf olduğun yer Allah’ın destekleyeceği taraf olsun. * Anan, baban sana muhtaç yaşasalar da sen onlara muhtaçmışsın gibi yaşa ki Allah’ın rızasından mahrum kalmayasın. * Her iyiliği parayla yapmaya çalışma, bazısını da ayni olarak ihtiyacı gidermek üzere, hal ile olması gereken olarak yap. * Hayânın imandan olduğunu unutma! Bütün peygamberlerin söyleye geldikleri sözü hiç unutma! Utanmadıktan sonra dilediğini yap! Seni hayasızlığa itecek her türlü tehlikeden uzak dur. * Erkek isen kadından; kadın isen erkekten utan, senin istediklerin değil senden istenilenler seni yakar. Çünkü zina sahibini yeryüzündeki bütün iffetlilerden ayrı koyar. * Yalan hayatına hiç uğramasın, o günahını bile sana ödül olarak sunar, hiç bir kötülük yalan kadar uzun süreli değildir. Bazı yalanlar sahibi öldüğünde dahi yaşar. * Sendeki hiç bir eksiklik başkalarının fazlalığının eksilttiği değildir, senin arttıramadığındır. İşte bu yüzden Haset etme ve mukayeseli yaşama, kendin ol yeter. * Çalma!  Hatta kendi sermayenden sakın çalma! Kulluk vazifeni, dünya telaşeni, bedeni istihkakını birbiriyle karıştırma. Senin olmayan her şey kul hakkıdır, bu hakka girme! * Bükemeyeceğin eli öpmek zorunda kalmak istemiyorsan bükemeyeceğin o eli sıkma. Yenişemeyeceğin pehlivanla güreşme. Bilmediğin konu hakkında kimseyle tartışma ve fikirlerini bilgiymiş gibi aktarma. Ve herzaman senden daha iyilerin olduğunu unutma. Hak bir davada ise kazanma ihtimalin yok ise dahi savaşmaktan vazgeçme. * Nefsini arkadaşına, arkadaşını dostuna, dostunu akrabana, akrabanı yakın komşuna, yakın komşunu da ailene tercih etme. Ailenle de sırasıyla onları gözet. Nefsini şeytan, şeytanı nefsin bil bunları kendine en yakın düşman bil, bunları bilir kendini muhafaza edersen bu düşmanlarını kullanır cennete gidersin, onlar seni kullanırsa işte o zaman onlarla birlikte cehenneme gidersin. * Dünden alacaklı, bu günle ortak, yarından borçlu ol ki ziyanda olmayasın. * Ekonomi insanları sayısal verilerle meşgul ederken onlara bereket kavramını unutturur....

devamını oku

İslam Dünyası İslam Adına Barışa Varabilir mi ?

| 2 yorum var

İslam Dünyası İslam Adına Barışa Varabilir mi ?

Âlemi İslam’a bakıldığında İslam temsiliyet oranı yüksek yani İslam Devleti diye bilinen ülkelerin tamamı bir birleriyle ( bazıları ikili, üçlü müttefik durumunda ) husumetli, kavgalı hatta savaş halindeler. Çok net, hastanın durumu bu, masaya yatırılacak konu bu! Peki bu masada bu hastaya müdahale edecek kim, niyetleri ne olmalı, ve nasıl bir çözüm bulmaları gerekiyor? Sonuç ne olmalı? Öncelikle bütün İslam ülkelerinin; bir sorun olduğunu ve bunun kendi sorunları olduğunu idrak etmeleri, kavramaları gerekiyor. Yani hasta olanın kendisi olduğunu bilmesi gerekiyor. Sonra kimin dost kimin düşman olduğunu, yada neden dost neden düşman olduğunu bilmesi gerekiyor. Sonra neden bütün dünya; ülke isimleri ile medeniyet, bilim, sanat, kültür, teknoloji sanayii ve ekonomileri ile anılırken neden İslam ülkeleri, yalnızca coğrafyası ile ya da dini ile ilişkilendirilip özdeşleştirilmeye çalışılan terörizmle anılıyor. Sonra neden yalnız İslam ülkelerinin devletleri halklarıyla savaş halindeyken neden gayrimüslim sözde dost ülkeler halklarının refahıyla meşgul olup, Müslümanlara akıl veren stratejik müttefik durumundalar. Yani, zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir Türküsünün yerelliği küresel anlamda da yerel kalmaktadır. Sonra neden İslam devlet başkanları, ülkeleri her konuda fakir ve geri iken durumda iken, mal varlığında Batılı devlet başkanlarının variyetinden kıyaslanamayacak kadar, hatta işadamı denilecek düzeyde daha zengin durumdalar. Yani Müslüman liderler devletlerini yönetirken neden Krallaşırken Batılılar memurlaşıyor. Sonra İslam ülkeleri iktisadi ve siyasi gayeyle birbirleriyle mücadele halindeyken ayrıştıkları nokta neden hep İslam inanç esaslarındaki farlılıklar olmakta ve mezhepsel farklılıklar ön plana çıkmaktadır. Oysa söz konusu kendi çıkarları olunca, her türlü Kominist, Yahudi ve mezhep ayırt etmeden Hristiyan devlet ve liderler hemen Müslümanların müttefikleri , işbirlikçileri, hatta dostları olabilmekte hem de başka bir Müslüman ile mücadelede kullanılmak üzere. İslam Devletleri öncelikle kendi vatandaşlarına hayırlı ve adil olmalılar, sonra komşu ülkelerine, sonra dünya Müslümanlarına daha sonra da bütün dünyaya . Kendi içinde barış, huzur, güven ve adalet duygusunu sağlayamayan bir ülkenin, bir toplumun, bir kültürün, başkasına hiç bir faydası olamayacağı gibi etkileme alanı ve kapasiteside olamaz. İslam ülkelerinin Dini, bir afyon yada sopa olarak kullanmaktan vaz caymaları gerekiyor artık. İslam ülke liderleri, Dini, kendilerine hizmet için, güçlerinin devamı için bir araç görmemelidir. Yani savaşlarda daha iyi ölsünler yada yaptıkları usulsüzlükleri, adaletsizlikleri, daha az görsünler ya da görmesinler diye dini kullanmamalıdırlar. Aynı devletin farklı bir milletten aynı dinin evladına veya farklı dinden olanına üvey muamelesi yapmamalıdırlar. Hukuku kendinden olmayanların haklarını gasp etme aracı olarak kullanıp zalimliklerini yasal zeminde meşrulaştırma aracı yapmamalıdırlar. Batılı liderler yalnızca ülkelerine hizmet ederken Müslümanların adeta ölüm yokmuş gibi saltanat biriktirmeleri anlaşılması güç bir durumdur. Ölümden sonraki hayattan umdukları nedir ki İmanları buna engel olamamaktadır. Tarihte buna örnek olacak şahsiyetler olmuştur örneğin Selahaddin Eyyubi; kendisine Dımaşkta güzel bir ev yaptırılmış bir gün orayı görmeye gittiğinde kendisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Biz bu mekanda sonsuza kadar oturacak değiliz, bu ev ölümün farkında olan bir insanın oturacağı ev değil. Biz bu dünyada sadece yüce Allah’ın dinine hizmet etmek için bir yerde oturuyoruz” demiştir. Allah Hristiyan ve Yahudileri kendinize dost edinmeyin derken, İslam devletlerinin liderlerinin Müslümanları kendilerine dost edinmemesi altından kalkılacak bir sonuç olmadığını dostlarına bakılarak da yorumlamak gerçekten çok acı. İslam liderlerinin değişik dönemlerde dostum dediği kişilere bakın, ülkeleri sizi çok şaşırtacaktır. Rusya, İtalya, Yunanistan, ABD, İngiltere, Çin, Küba, Japonya ve diğerleri. NATO’ ya üye 28 ülkenin yalnızca biri Müslüman o da Türkiye. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin tamamı Hristiyan, girmeye çalışan tek Müslüman ülke yine Türkiye. Birleşmiş Milletler’e üye ülke sayısı 193 yani neredeyse dünyanın tamamı, zaten...

devamını oku

ELÇİ ZEVAL OLDU

| Hiç yorum yok

ELÇİ ZEVAL OLDU

Bu gün 28 Kasım 2015 Cumartesi günü saat 10:30 suları, günlerden Tahir Elçi’nin hunharca katledildiği kara bir gün, takvimler bu günü kara bir leke olarak taşıyacak yapraklarında her sene-i devriyesinde bu günün. Sen üzerine düşeni fazlasıyla yaptın mezarında rahat uyu kıymetli insan, mütevazi insan, onurlu insan sayın TAHİR ELÇİ… O bir yiğit adamdı! Adamdı! Adam gibi adamdı! Doğruyu savundu, haklıyı savundu, zayıfın yanında güçlünün karşısında durdu. Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz, özlü sözü bile anlam bulamadı onda, çünkü yıllardır mücadele ettiği insanlık ölmesin mücadelesi, PKK terör örgütü değildir lafına bakılarak yaptığı insani işler hiçe sayılarak kırılmıştı aynası daha bir ay önce. Ve insanlık ölsün diyenler tarafından öldürüldü, manevi değerleri temsil eden  bir taşın dahi kutsiyetinin zarar görmesine izin vermediği yerde taş bile olamayacak varlıklar tarafından. Herkes bilir ki bölgenin insanı olmanın yanın da demeç ve bilgilerinin doğruluğu ve objektifliği tartışılmaz, yani duygusallığı ile değerlendirmelerde bulunmaz hakikati söyler ama kimsenin adamı olmazdı, olmadı da. Kısa hayatına çok onurlu, tertemiz ve insanlığa yararlı bir geçmiş bırakarak ayrıldı bu kirli dünyadan. Tahir ELÇİ, 1966 yılında Şırnak ilinin Cizre ilçesinde dünyaya gelmiş, 1991 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş 1992 yılından itiberen mesleğini serbest olarak Diyarbakır’da icra etmeye başlamıştır. Türkan Elçi ile evli olan ve iki çocuğu olan Tahir Elçi, İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kurucularından olan Elçi, 1990’lı yıllardaki yargısız infaz, faili meçhul cinayetler, köy yakma davalarında mağdurların avukatlığını yaparken, Diyarbakır ve bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili de birçok çalışmayı sürdürdü. Tahir Elçi, 1994 yılında 26 kişinin ölümüne neden olan Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin bombalanması, Lice Davası , Temizöz Davası, Roboski Katliamı gibi pek davanın avukatlığını yaptı. Ceza Hukuku ve İnsan Hakları alanında yetkin bir isim olan Elçi, Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyesiydi. Birçok sivil toplum örgütünün kuruluş ve çalışmalarında yer alan Tahir Elçi, İki dönemdir Diyarbakır Barosu Başkanlığı görevini yürütüyordu. Almanya’da bulunan Avrupa Hukuku Akademisinde (ERA) uluslararası ceza hukuku ve ceza yargılaması eğitimi görmüş, bir çok ulusal ve uluslararası toplantı ve konferansa konuşmacı olarak yer almış, tebliğ sunmuştur. Sosyal hayatı bu kadar muhafaza eden, fedakarca, cefakarca ömrünü insanlığa ayıran yukarıda da görüldüğü gibi ömrünü kendisine ait değilmiş gibi başkaları için harcayan bu mert, cesur, koca yürekli insanın vebali onu koruyamayan bütün insanların üzerinedir. Bu yürek burkan son, son olsun bile diyemiyor insan, çünkü sözler, temenniler gerçekten kifayetsiz ve anlamsız kalıyor, eskiden güzel olan, artık ise güzel olan her şeye tehtit olan ülkemde. İyilerin bir bireksitildiği şu fani dünyada hayat biraz daha yaşanmaz hal alarak devam edecek yarınlara, insanın iyisi kim olursa olsun bir değerdir, kötüsü ise kim olursa olsun zarardır. İyi bir insanın katledilerek yok edilmesi ise zararın en büyüğüdür. Bu güzel insanların yokluğunda bırakacağı eksikliği, boşluğu hiç bir gücün dolduramayacığını zararın felakete dönüştüğü günlerde daha iyi anlayacağız ama ne fayda, bir daha elçiler gelmeyecek, çünkü birkere“ELÇİ  ZEVAL OLDU”.  Allah sana ve seninle birlikte yiten bütün canlara Rahmet etsin, mekanınız cennet olsun…Amin ! Mehmet Karasakal...

devamını oku

Bana Demokrasiyi Anlat Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

| Hiç yorum yok

Bana Demokrasiyi Anlat Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

Abdüllatif Şener, Erkan Mumcu, Dengir Mir Mehmet Fırat, Ertuğrul Günay, İdris Naim Şahin ve onlarca milletvekili AKP’den ayrılmış; Bülen Arınç ve Abdullah Gül, uzun zamandır çok büyük bir ilgisizlikle ve bazen saygısızlıkla muhatap olmalarına rağmen, bu insanların toplamının dahi negatif anlamda hiç bir şekilde oy karşılığı olmamış AKP’nin oyunu, düşürememiş hatta etkilememiş ve hâla AKP’nin oy oranı ve temsiliyet gücü aynı oranda kalmış ise ; Uludere (Roboski Katliamı) 34 kişi, Afyon’da cephanelik patlamasında 25 asker, Soma faciasında 301 kişi, Devlet ihmali ve kusuruyla bir anda ölüyor ve en ufak bir toplumsal vicdani tepkiye yol açmıyor ise sorumlular istifa etmiyorsa, üstelik hâla oy oranı ve temsiliyet gücü aynı oranda kalmış ise ; Cemaat gibi çok güçlü bir yapının AKP’nin uzun bir zaman ortağı ve yol arkadaşı olduğu gerçeğine rağmen, her kesimden milyonlarca kişinin gönül bağı olduğu, ortalama her muhafazakar Müslüman iki kişiden birinin bir zaman yolunun geçtiği bir yapı olan Cemaatin,  AKP tarafından Terör Örgütü İlan edilip, cemaatin liderinin terörist başı listesinde isminin ve resminin yayınlanmasına rağmen hâla oy oranı ve temsiliyet gücü aynı oranda kalmış ise ; Ergenekon Operasyonu adı altında Türkiye’in en büyük ve etkili kurumu Silahlı Kuvvetlerinin en tepesindeki isminin teröris başı sıfatıyla tutuklanarak cezaevine konulmasına rağmen, tabiri caiz ise ordu hallaç pamuğu gibi dağıtılmış sonra hepsi kumpasmış! Pardon ! Denilip, hiçbir şey olmamış gibi devam edilmesine rağmen,  Türkiyenin en büyük ve fanatik kitlesi bulunan yaklaşık 20 milyon taraftarı bulunan kulübü Fenerbahçe’nin gelmiş geçmiş en büyük liderinin başkanının, sonradan uydurma olduğu ıspatlanacak olan Sözde Şike davası suçlamaları ile tutuklanmasına rağmen hâla oy oranı ve temsiliyet gücü aynı oranda kalmış ise ; Diyarbakır ( hedefte binler vardı, ölü sayısı 3 ), Suruç ( hedefte yüzlerce kişi vardı, ölü sayısı 32 ) ve nihayetinde Ankara ( hedefte binlerce kişi vardı, ölü sayısı 102 ) patlamalarını gerçekleştiren Moğol çekik gözlerinden sonra dünyanın gelmiş geçmiş en cani İşid ( Daieş) terör örgütüne engel olamadığı gibi bazı kesimlerce destekçi olduğu dahi iddia edilen AKP’nin bu suçlama ve ihmalkarlığına rağmen hâla oy oranı ve temsiliyet gücü aynı oranda kalmış ise ; Ortalama on yıl önce 70-80 bin lira olan bir evin fiyatı, 300-350 bin liraya çıkmış; o evin kirası 300 liradan 1000 liraya çıkmış, buna karşılık bu evde oturanın geliri 1000 lira dan 1700 liraya çıkmış, sonuç olarak bu kişinin bir daha ev alma ihtimali dahi kalmamış iken bir oda daha küçük evin kirasına razı olmak zorunda kalmış ise, Türkiye’nin bütün servetinin yarısından fazlası yüzde birlik bir aristokrat kesimin eline geçmiş ve buna rağmen hâla oy oranı ve temsiliyet gücü aynı oranda kalmış ise ; Eğer bu bir iktidar sihiri, sandık iillüzyonu gibi mantık dışı bir şey değilse Kimse kusura bakmasın ve kimsenin söz söylemeye hakkı da kalmamıştır. Sonuca herkes saygı gösterecek. Çünkü Demokrasi size bunu emrediyor, KATLANACAKSINIZ. Şeriatın kestiği parmak acımaz olmasına rağmen yıllarca Seriatın kafa koparttığını ifade ettiniz. Eşit yurttaşlık, adil yönetim talep edenleri Moskof hayranı Kominist ilan ettiniz, yıllarca imkan ve şeriatler elinizde iken milletten Demokrasiyi mahrum ettiniz, şimdi sizin yöntem ve kurallarınızla  hemde tam da sizin tarzınızda birileri geliyor ve rahatsız oluyorsunuz bu da sizin çok sevdiğiniz demokrasi ile imtihanınız. Ne de olsa Demokrasi parmak kesmiyor, herkesin yaptığı yanına kar kalıyor. İşte bu açık zaafiyeti yıllarca tepe tepe kullandınız, şimdi de başkaları kullanıyor. Yarın da daha başkaları kullanacak....

devamını oku

Olay / Tarih / Tarihçi

| Hiç yorum yok

Olay / Tarih / Tarihçi

Tarih ilmiyle hemhal olurken üç unsuru birbirinden ayırıp her birinin önemine binaen kendi özelinde ona dikkat etmekte fayda vardır. Bu üç unsur sırasıyla, Olay-Tarih-Tarihçi’dir. Ki bu üçlünün en önemlisi tarihi kaleme alan, aslında tarihi kayda geçiren Tarihçidir. Yıllardır hep tarihi öğrenmeye gayret edegeldik bu günlere, yazdık, çizdik, okuduk, ezberledik hatta ezberlettik ama hiç tarihi yazanı, bize aktaranı yani TARİHÇİ’ yi düşünmedik onu hep gözardı ettik. Ve düşünmedik bize bunu aktaran kişinin kim olduğunu, onun anlattığı her şeyi sorguladık ama onu hiç sorgulamadık. Güncel tabirle sistemin adamı mı, sistemin karşısında mı yoksa sistemin dışından yalnızca aktarıcı mı? Birilerinin söylediklerini mi yazmış yoksa bir dönemde yaşanmışları mı yazmış yada birilerinin ısmarladığı bir şeyleri yazmış? TARİHÇİ, tarih yazmamalı tarihi aktarmalı, yani olayı bir kamera kayıdı gibi, bir fotoğraf karesi gibi aktarmalıdır. Tarihçi, mektubu taşıyan bir postacı gibi olmalı emaneti yalnızca taşımalıdır.  Tarihçi tarih ilmini meydana getirirken tabiki bunu kullanma hakkına sahiptir, hatta en çok kullanma hakkına kendisi sahiptir. Kimse şunu bir tarihçiye dayatmamalı siz yalnızca yazın ama hiç bir değerlendirmede bulunmayın, yoksa yazdığınızın objektifliğine, nesnelliğine halel gelir. Hayır, bir tarihçiye hiç bir kimsenin bu haksızlığı ve ambargoyu uygulama hakkı yoktur. Tarihçi, yazdıklarını illaki anlamalı, yorumlamalı, değerlendirmeli, eleştirmeli ancak bunu objektif kayda alınmış materyali bozmadan, onun denetiminde yapmalı. Bunu yorumlama tekniğine göre bir sosyolog gibi yapmalı tarihçi olarak değil. Bunu bir siyaset bilimci olarak, bir uluslararası ilişkiler uzmanı olarak, bir iktisadi idari ilimler uzmanı olarak, bir stratejist olarak yapmalı ama tarihçi olarak değil. Tarih diğer bütün sosyal bilimlerin hammaddesi olmalı ama kesinlikle diğer sosyal bilimlerin ürünü olmamalı, her şekilde işlenebilmeli ama kendisinin yapısı, dokusu, aslı asla bozulmamalıdır. Bu çok önemli, çünkü kendisinden yapılanlar, üretilenler, farklılaşsa, ayrışsa hatta çakışsa dahi “tarihi materyal” hakem olarak hep kalabilmelidir. Bu sağlanabildiği ölçüde Tarih ilmi amacına ulaşmış olacak ve bütün sosyal bilimlerin de her zaman kendisinden fayda sağlamasının önü açılmış olacaktır.  Tarih diye önümüze getirilen her kitabı okuduk ve anlamaya çalıştık ama bize nasıl ve ne amaçla sunulduğunu hiç düşünmedik. Üstelik öğrenmek istediğimiz bilgiler; bazen dinimiz, bazen milletimiz, bazen ülkemiz, bazen kültürümüz bazen de yaratılış gayemiz gibi hayati öneme sahip olan çok önemli bilgiler olmasına rağmen. Peki ne yaptık, hemen okuduklarımızla milletleri, kültürleri, din ve mezhepleri kategorize etmeye, nitelendirmelerde bulunmaya, genellemeler yapmaya ve ön yargısal eylemlerle amel etmeye çalıştık. Sonuç, tarihini bilmeyen ve bundan çıkarımlarda bulunamayarak aynı hatalara defalarca düşen bir halk yığını, dinini bilmeyen bu eksikliklerini hep önder gördüğü kişilerle telafi etme yoluna giden, din aidetliğinden öteye gidemeyen dindarlıktan uzak dinci bir toplum, milletini bilmeyen bundan dolayı dostunu düşmanını ayırt edemiyen ortak akıl edinemeyen ve millet olamayan kuru kafacı,faşist, milliyetçi, ırkçı bir halk, bu ortamda yetişen tarihçilerden beslenen kendi sosyolojisini okuyamayan bir yığın sözde aydın; saymakla bitiremeyeceğimiz bir dünya sorun yumağı, yani sonuç kelimenin tam anlamıyla kocaman bir hüsran. Ne ortak bir tarih bilinci var, ne de geleceğe dair ortak bir birliktelik şuuru var. Yani her kesimin kendi tarihi gerçekleri var ama müşterek ortak duygu ürünü bir tarih kabulü bulunmamaktadır, üstelik tarihi hemen her konuda durum bundan farklı değildir. Oysa tarih bu büyük hüsranın tam anlamıyla panzehiridir. Tarih nasihat ilmidir. Kim bu ilmi hakkıyla okur, tefekkür ederse kendisine katacağı en büyük katkı feraset, en küçük katkısı ise kişiye ben bu olayı bir yerden hatırlıyorum diyen iç sesinin, o olaya iki kere düşünmesini sağlaması olacaktır.  İmam Ebu Hanife ilimle ilgili bir değerlendirmesinde şöyle diyor: “İlim ezberlenen şeyler değil, kendisinden faydalanılan şeylerdir”. Tam da tarih...

devamını oku

Din Siyasete Alet Edilince …

| Hiç yorum yok

Din Siyasete Alet Edilince …

Başlıktaki boşluğa uygun kelimeyi, yazının sonunda cevabıyla birlikte paylaşıyor olacağım inşAllah HDP’nin parti programında Marxist, Lenist, Stalinist bir Kominizm rejimi ideali ve hedefi bulunmamasına rağmen sürekli PKK’ nın oluşum ideolojisindeki ( ilk zamanlardaki ) bu yaklaşımı HDP ye dayatıp Müslüman Mütedeyinlerin bu partiye oy vermesini engelleme çabası vardır, sanki AKP bu kesime buna karşılık Şeriat Yönetimini vaadetmektedir. Eğer dürüst olsun, Müslüman olsun, böyle bir hedefi olsun; değil AKP hangi parti olursa olsun eminimki Kürtlerin yüzde doksanı tercihini onlardan yana yapacaklardır. Devletin, rejimi belli, yönetimi belli, anayasası belli hangi parti gelirse gelsin bu çerçeve dahilinde siyaset yapmak zorundadır halihazırda. O zaman insanları dinle korkutmaya ne luzum var peki, ortaçağ kiliselerinin rahipleri gibi.Olay öyle bir mecraya çekiliyor, sanki HDP ye oy veren Dindarlar dinden çıkacaklar. AKP ye oy verenler cennete girecekler. Şundan emin olsunlar, sırf rantını sürdürme gayesiyle her türlü maddi ve manevi değeri kullanan AKP ye oy veren ” dinciler ” dinden çıkmamışlarsa ( burda mütedeyyin dindarları ayırıyorum ) başkasından da korkmasınlar. Süreki Öcalan’ın seksenli yıllarda dine bakışaçını yansıtan kitaplarla karapropaganda yapılmakta, sanki HDP nin genel başkanı Öcalanmış gibi. Oysa, biraz İslam hassasiyeti varsa yakın zamanda yaşanan şu İslamla bağdaşmayan davranışları sergileyen AKP lilerin eylemlerine bir dikkat kessinler: 1) Devletin en tepesindeki yöneticiler hırsızlıkla itham edildiler, kamu malını zimmetlerine geçirdikleri toplum vicdanında hükme bağlandı. 2) Allah’ın ayetleri alaya alındı, makara geçildi, 3) AKP li bir belediye başkanı özürlü bir kız çocuğuna tecavüzden tutuklandı, Aynı yere seçilen Kominist bir başkan, Tunceli’nin Ovacık ilçesinde Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) Belediye Başkanı olan Fatih Mehmet Maçoğlu tamda Hz. Ömer gibi adaletle memleketini yönetmekte, 4) Her türlü etnik milliyetçilik ayaklarımızın altında denildi, ancak kendilerinden olmayan bertaraf edildi, yeni bir kavmiyetçilik zihniyeti oluşturuldu ( bu millet ve mezhep üstü bir yapılanma ), herhangi bir yere işçi dahi alınacaksa AKP il yöneticilerinin refaransı gerekli hale getirildi. Allahu tealanın el Rezzak sıfatına muhalefet edildi. 5) İstifa edene kadar yere göğe sığdırılamayan Diyanetin Diyarbakır İl Müftlüğü’nden emekliye ayrılan Nimettullah Erdoğmuş HDP den aday olunca dini sorgulanır hale getirildi ve bu mevkilere nasıl geldiği sorgulandı, oysaki o kurum 13 yıldır kendi emirlerinde, 6) Atatürkçülerin, olmasaydın olmazdık söylemleri, düne kadar şirk ile sorgulanırken, kendileri C.Başkanı’nı peygamber gibi görmeye başladılar ve öl de ölelim vur de vuralım biatıyla koşulsuz sorgulanmaz bir bağlılık ahdi yaptılar. Yüzbinlerce Atatürk heykelini putçulukla itham ederken, her yere kendi liderlerinin resimleri yerleştirmeye başladılar, heykeli de imkanlar dahilinde yakın gibi gözüküyor. 7) Yıllarca MHP nin istismar etti diye eleştirdikleri, siyasete alet ettiği milli simge ve değerler savını, yani başta ülke bayrağı, ulusal marş, ve polis olmak üzere tamamını kendisine devşirerek sanki bu değerler kendi partilerine aitmiş gibi hoyratça ve dibine kadar kullanmaktan çekinmemişlerdir. 8) Yıllarca CHP nin arka bahçesi gibi gördükleri yargıyı ve eylem gücü olarak gördükleri orduyu tamamen kendi tekellerine alma mücadelesine girişip rövanşist bir zihniyetle bu kurumları ele geçirip kendi kavmiyetçi güruhuna devşirmeye çalışmışlardır. 9) Elazığ’ın Karakoçan ilçesine bağlı bir köyde 8 yaşından itibaren 7 yıl boyunca yüzlerce kez cinsel istismara maruz kalan S.A.’nın, neredeyse köyün tamamının suça ortak olduğu hayasızlık olayının 2011 seçim sonuçlarını ( 503 geçerli oyun olduğu köyde AKP’nin oranı yüzde 67,9 iken, sağ partilerin oy oranı (AKP + HAS PARTİ + Saadet Partisi) toplamda yüzde 98,6’yı buluyor.) yorumlayan insanlar, Allah muhafaza bunların yani AKP nin seçmene bakış açısıyla baktığında dini sorgular hale gelmezler mi? Bunlar Müslüman ise diye başlamazlarmı söze? Dinime küfreden Müslüman...

devamını oku

Sultana Nasihat

| Hiç yorum yok

Sultana Nasihat

Devlet Adamlarına nasihat eskiden önemli bir ilim idi. Şimdilerde devlet adamları nasihat kabul etmemekteler, onlara göre herşeyi en iyi onlar bilir, bundan sebepte halk onları devletin başına getirmiştir. Oysa yanıldıklarını tarih bize çok net hatırlatmaktadır. Bir ülkede bir kişi nasihat alacaksa o ilk kişi devletin başına geçecek kişi olmalıdır. Alacağı ilk nasihatte selefinden olmalıdır. Son yüzyıllara baktığımızda; bir liderin kendi yerine geçecek lidere, yani halefine tavsiyeleri, nasihatleri, öğüdü kitaplarda dillerden dillere söylenen bir tane örnek olay yoktur. Oysa tarihte sayısız örnekleri var bu durumun. Örneğin, Fars şairi ve din alimi Sadi Şirâzi’nin Bostân ve Gülistân adlı eserinde çok güzel örnekler günümüze kadar gelmiştir. Bunlardan iki örnek vermek istiyorum: 1) Sasanilerin 20. Hükümdarı Nuşirevan’ın yerine geçecek oğlu 21. Hükümdar Hürmüz’e öğüdü: ☑️Yoksulların gönlünü gözet; sakın ha, bencil olma. ☑️Sırf kendi rahatına düşkün olursan halkın ne yapacak! Öteki insanlar rahat bulamaz, huzursuz olur. ☑️Çoban uyursa kurtlar sürüye dalar. Akıllı İnsanlar da bunu kabul etmez. ☑️ Fukara takımını koru çünkü taht ve baht halkın yardımıyla elde edilir. ☑️ Sultan bir ağaç ise tebaası köktür. Unutma ki Ağaç, gücünü kökünden alır. Halkını yaralayıcı davranışlardan uzak dur ki, kendi kökünü kesmiş olmayasın. ☑️ Hak yol diyorsan, sultanların yolu ümit ile korku arasıdır. Ancak, iyilik ümidiyle kötülük korkusu kişiyi akıllı yapar. Bu iki haslete sahip sultanların mülkünde sığınacak gölge ne de çoktur! Çünkü sultan, Rabbinin korkusuyla halkının ümitlerini gerçekleştirmek, bunun için de onlara merhametle muamele etmek ister. Saltanatı elinden gitmesin ümidiyle de  halkına kötülük yapıp zarar vermekten korkar. Sultanın mizacında bu iki haslet yoksa, ülkesinde bırak huzuru, kokusu bile bulunmaz. ☑️ Sultanlarından memnun halk kalmamışsa meydanlarda, o ülkede saadet ve refah arama. Halkın kalbini kıran sultan, huzuru ancak rüyasında bulabilir. ☑️ Kafa tutan zorbalarla yol kesen asilerden çok, Allah’tan korkmayandan kork. ☑️ Ülkelerin helaki, sultanların kötü ismi, hep zulümden ileri gelir. Oysa sultanı ayakta tutan halk iken, nasıl olurda ona zulüm edilebilir ! ☑️ Köylüye, çiftçiye saadetin için güzel muamele et. ☑️ Unutma ki kendisinden iyilik gördüğün birisine kötülük etmek, insanlık değildir. ☑️ Daima iyilik et, kerem sahibi ol ki, cihanı yüzüğünün mührüyle le geçir. Bu sözlerimin değerini ancak ince düşünceli insanlar bilir. 2) Sasanilerin 22.Hükümdarı Husrev’in yerine geçecek oğlu 23.Hükümdar Şiruye’ye öğüdü: ☑️ Hangi işe niyetlenmişsen önce halkının rızasıyla iyiliğini düşün. ☑️ İnsanların sana itaat etmelerini diliyorsan, onlara daima adaletle davran, akıllıca hareket et. Zira halk; zalim sultandan kaçar, kötü adını tüm cihana yayar, onu dile düşürür. ☑️ Saltanatını bozuk temeller üzerine kuran sultan, çok geçmeden kendi temelini de yıkmış olur. ☑️ Bir kocakarının ahının yaptığı tahribatı, bir yiğidin kılıcı yapamaz. Bir dul kadının yaktığı çıra, bütün şehri yakar. ☑️ İnsaf ve adaletle hareket eden sultandan daha mutlusu var mı şu cihanda? Gün gelip ölse bile, iyi adı ebedi yaşar, halk ardından onu rahmet dualarıyla anar. ☑️ halkının başına Allah’tan korkanları geçir ki, mülkünü ancak onlar mamur edebilir. ☑️ Güya menfaatin için halkını incitenler, sana olan düşmanlıklarını gizleyip kanını içmek isterler. Onlara fırsat vermeyesin sakın. Alçaklarla, zalimlerle dostluk etme, zengiliğin için onlara makam verme. Gün gelir bu alçaklar ölür ama Allah’ın laneti onların üzerinde baki kalır. ☑️ İyi adam yetiştiren sultan, asla kötülük görmez. Çünkü kötü adamı besleyen, kendine kötülük eder. ☑️ Kötü huylu yöneticilere karşı uyanık ol. Semirilip sayıları artmadan işlerini bitir. ☑️ Halka zulmedenlere (yöneticilerine) göz açtırma, onlara karşı sakın yumuşak davranma. Şimdi bu harika mirası okuduktan sonra, insan şunu demeden duramıyor;...

devamını oku

Diyanet Merkezli Tarihi Bir Analiz

| Hiç yorum yok

Diyanet Merkezli Tarihi Bir Analiz

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924 tarihinde kurulmuştur. Peki bu tarihte ne oldu da Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu? Neyin yerine kuruldu? Niçin kuruldu? Bu tarihte Hilâfet kaldırıldı, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı, medreseler kapatıldı, Tevhidi Tedrisat Kanunu ile  eğitim ve öğretim birleştirildi ve daha sonra kapatılacak olan Tekke ve Zaviyeler Kanunununda alt yapısı oluşturuldu (13 Aralık 1925 ). Yani Diyanetin kurulmasına karşılık; Hilafet makamı,  Şer’iye ve Evkaf Vekaletliği ( Şer’iye ve Vakıf Bakanlığı ) ve Medreseler kapatılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı tam olarak Şer’iye Bakanlığına karşılık kurulmuştur, Evkaf Vekaletinin yerine de Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. 3 Mart 1924 tarihi Cumhuriyet tarihinin en önemli günlerinden biridir. Bu öyle bir tarihki yapılan devrim, hem Yavuz Sultan Selime uzanıyor hemde günümüzde R.T.Erdoğan’ ı ilgilendiriyor. Yavuz Sultan Selim’in en büyük rakibi Safavi Devleti ( İran ) lideri Şah İsmail’ dir. Şah’ın askerlerinin savaşlarda fedai gibi savaşması, saygıda, sevgide ve itaatte mürid olarak duruş sergilemeleri, sözkonusu Şah İsmail olunca olaylar karşısında gözlerini budaktan sakınmamaları ve ölüme koşarak gidişleri Yavuz Sultan Selim’ i çok etkilemiştir. Ve bu durum karşısında kıskançlıktan ziyade, ordu ve teba nezdinde bilakis onun gibi olabilme arzusu oluşmuştur kendisinde. Aradığı formül ise en yakınından, o dönemin en büyük devlet adamı, siyaset adamı, ünlü tarihçi İdris-i Bitlisi’den gelir. İdris; Yavuz Sultan Selim’e tarihi bir açıklama yapar. Sultanım, Şah İsmail sadece Safevi Devleti’nin siyasi lideri değil, aynı zamanda dini lideri, yani hem Şah hem Şeyh, hatta Şah dan önce Şeyh. Yavuz, bu açıklama karşısında çok büyük düşüncelere dalar fakat bir yol bulamaz iken  İdrisi Bitlisi,derin dini ve tarih bilgisiyle yolu gösteren kişi olur. Yavuz da tıpkı Şah gibi kendi toplumunun siyasi lideri olmasının yanında dini lideri de olmalıydı ve bunun yolu Mısır’ dan geçmekteydi. Hedef Hilafetti ve Yavuz bu duygu ve düşüncelerin ürünü olarak Hilafeti elde etmiş ve Osmanlı yıllarca bunun Siyasal kazanımlarına sahip olmuştur, 3 Mart 1924 tarihinde ise bu sona ermiştir. Atatürk 19 Mayıs 1919 tarihinde kendine Osmanlı Devleti’nin başına geçmeyi hedef edindiği andan itibaren iki şeyi kesin olarak kaldırmak zorunda olduğunu, bu iki şey varken yani Saltanat ve Hilafet olduğu halde Osmanlı’nın başına geçemeyeceğini çok iyi biliyordu. O da İdris gibi kendi döneminin tarihini, siyasal sistemini iyi bilen bir asker ve devlet adamı idi aynı zamanda. Osmanlı’nın başına geçemeyecek olması tamamen teknik bir sonuç idi. Çünkü hem hanedan mensubu değil, siyasal lider olamaz; hem de medreseden değil, din adamı değil, dini lider değil, Halife olamazdı. Bunun için  başına geçeceği devlet, saltanat ve hilafetin olmadığı  laik bir yapı üzerine inşa edilmiş yeni bir devlet olmalı idi. 3 Mart 1924 tarihinde tamda böyle bir devletin inşası yapıldı. Artık siyasi lider kendisi idi, dini otoritede kendisine bağlı bir kurumun tekelinde idi, üstelik bu kurumun hiçbir yaptırım etkisi ve yetkisi yoktu, yalnızca danışmanlık hizmeti üzerine inşa edilmişti. Dinin yerini Laik düzen almış laiklik ise  siyasal olarak kendisine hizmet edecekti. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafet Diyanet ile ve daha sonrada laiklik ile bertaraf edilmişti. Böylece Atatürk en az Yavuz kadar güçlü ve otoriter bir devlet adamı olmuş ayrıca yeni devlette dinin etkisi tamamen ortadan kaldırılmıştı. Atatürk döneminde yeni laik devlet düzenine uygun olarak yapılandırılan Diyanet kurumu bugün Erdoğan döneminde bu sefer yapısal değişikliklerle değilde işleyişiyle yeniden farklı bir duruma gelmiş, adeta Yavuz Sultan Selim’in halifeliği elde etme arzusuna başka bir ifadeyle, halifeliği elde etme gerekçesine dönüşmüştür. Erdoğan, siyasal olarak güçlü bir lider olmanın yanında dini olarak da...

devamını oku

Özgecan

| Hiç yorum yok

Özgecan

Aklımız yettikden sonra dünyada en sevdiğimiz varlıklarımızdır annelerimiz, hatta beraber büyüme şansımız olduysa anneanne ve babaannelerimizde en çok sevdiklerimizdir. Dünyadaki hiçbir şeye değişmeyiz onların saçlarının bir telini, öyle olmasaydı Cennet gibi elde edilmesi çok zor olan bir ödül hiç annelerin ayağının altına serilir miydi. Zaman içerisinde büyürüz, büyürken bacılarımız var ise onlar ile hayatın ne kadar daha güzel olduğunu anlarız, üstelik çevremizden gördüğümüzle bunun ölene kadar da sürdüğünü biliriz. On erkek kardeşten daha fedakarca sever, sayar ve bilir bizi bir kız kardaşımız. Büyümeye devam ederiz, hiç beklemediğimiz, bilmediğimiz duygularıda büyüterek zavallı bedenimizde büyüdüğümüzü sanırız, bu duygu ruhumuza işlediğinde. Çok severiz onu, öyleki bakmaya kıyamayız. Öyle büyürki içimizde anneyide bacıyı da unutturur o andaki dünyamızda. Hayalimizde tek bir şey onunla bir evlenebilsem başka hiçbir şey istemem şu dünyadan deriz ve aynı zamanda dilek ve duamız olur. Nasip olur ve dünyanın en mutlu insanı oluruz. Sanırızki daha da bunun üstüne bir mutluluk yok bu alemde. Kavuşmak böyle tarifsiz bir saadetin son noktasıdır yüreğimizde, ruhumuzda ve bedenimizde. Hani aklımda sen fikrimde sen şarkısındaki gibi, peki kim içindir bu ulvi muhabbet sevgili için, yar için, eş için. Zaman içerisinde erkek evlatlarınız olur çok sevdiğiniz o yardan o eşden,  aile saadetinin tadından yenmez durumu yaşanır. Ancak hâla sanıldığı gibi mutluluğun doruğu değildir hâli hazır olan, çünkü Allah’ın en güzel lütfü gelecek daha bir baba için birde kızı olacak işte o zaman anlayacak bundan öncesi ve sonrası ayrımını. Kız evlat bir babayı bu kadar nasıl mutlu edebilir diye çok düşünenler bile hemen anlayamazlar. Çünkü daha cahiliye devrinin kız evlatları gelir akıllarına diri diri gömülen. Bütün dünya Peygamber Efendimiz  (SAV) ile öğrenecek ve de öğrendi kız babasının ne kadar mutlu olacağını ve mutlu olduğunu. Peygamber Efendimiz  (SAV) şu hadisiyle kız sahiplerini müjdeliyor: “Kim üç kız veya üç kız kardeş veya iki kız kardeş veya iki kız yetiştirir, terbiye ve eğitimlerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir.” (Tirmizî, Birr: 13) İşte şimdi hiç düşünmeden anlayabilir belki kız çocuğunu nasıl bir lütuf olduğunu. Anamız, ninelerimiz, bacımız, halamız, teyzemiz ve kızımız. Dünyadaki enkıymetli varlıklarımızı saysak herhalde bunlardan sonra başlarız saymaya değil mi? Peki bu kadar sevdiğimiz, kıymetli gördüğümüz, uğrunda canımızı verdiğimiz, namusumuz, kader ortağımız bu müstesna varlıklar neden bu kadar şiddete maruz kalmakta, değersizleşmekte, her türlü saldırıya uğramakta, bütün erkeklerin gözünde yalnızca cinsellikle hatırlanmakta, meta olarak görülmekte…daha sayfalarca olumsuzluklar sıralanmakta neden ?    Üç tane örnek olay Türkiye’nin gündemini  çok meşgul etmişti, biri magazin boyutuyla diğeri, sosyal boyutuyla bir diğeri, sapkın bir adi suç boyutuyla. Üç olayın ortak yönleri vardı. Üçünün de aktörü erkek, üçü de 60’lı yaşlarda, üçü de ünlü, biri yazar, biri iş adamı, bir diğeri yine bir kodaman zengin, biri tacizde bulundu, biri evlendi, biri sevgili edindi, üçünün de gündeme geliş sebebi birlikte oldukları, zarar verdikleri kızları yaşındaki 20’li yaşlarda kız çocukları idi. Bunlar haber edinirken, onlara haber değeri yüklenirken kimse onların anne, baba, kardeşi ve en önemlisi onların nezdinde akranlarının yerine koymadı kendini. Burda en başta görsel, işitsel ve yazılı basın yayın suçludur, ve bizzat sorumludur. Bu haberleri yalnızca tiraj arttırma arzusuyla hiçbir toplumsal değer, insan hak ve hürriyet i tanımadan yalnızca pazarlama olarak işlediği için, bundan çıkar elde ettiği için     Bir erkek düşünün, 10 yaşında, 20 yaşında, 30 yaşında, 50 yaşında, 70 yaşında hep aynı duygu düşünce ve psikososyolojiyle 20 yaşındaki bir genç kıza aynı gözle bakmaktadır. Bu çok...

devamını oku