Köşe Yazısı

SIKANDAL! SINAVDA SINAVI UNUTTULAR!

| Hiç yorum yok

SIKANDAL! SINAVDA SINAVI UNUTTULAR!

Sınav var. / Sınavdayız. / Sınav bitti. Her gün ülkemizde bin kişinin, dünyada 120 bin kişinin sınavı son bulmaktadır. Peki bütün dünyada aynı anda yapılan ve mütemadiyen devam eden bu sınav nedir, ne sınavıdır? Sınav denilince herkesin kendi dönemine göre ilk aklına gelen, ALES, YÖKDİL, KPDS, LYS, LGS, TEOG, DGS, KPSS, DHBT gibi büyük ölçekli kamusal ve kurumsal bazlı daha nice sözlü ve yazılı sınavlar gelmektedir. Tabii bu kadar çok sınav olunca asıl olan sınav da zaman içerisinde unutulup gitmiştir. Sahi hangi sınavdı bu diye soranları da insan duyuyor gibi. Sistemin herkese ezberlettiği dilden söyleyeyim, “AGS”. Açılımını mı merak ediyorsunuz, tabii ya biz bu sınavı gerçekten unutmuştuk. O zaman hatırlatayım; “Ahirete Geçiş Sınavı”. Hımm! Doğru ya bu dünyanın birde ahireti vardı değil mi? Nasıl da unuttuk biz bu gerçeği, vayy ki ne vay. Oysa, bütün ömrümüzü ve imkanlarımızı, girdiğimiz/gireceğimiz bütün sınavlardan, karşılığını 20-30 yıl süreliğine bu dünyada hemen almak için verdik/veriyoruz. Ama sınavların unutturduğu AGS (Ahirete Geçiş Sınavı) hepimize, sonsuzluğu ve sonsuzluğun nimetlerini kazandıracaktır. “Bu dünya sınav, mahşeri kübra ölçme değerlendirme, ahiret yurdu ise hak edişi göre içinde süresiz kalınacağı cennet/cehennem.”                      Doğumdan itibaren yaklaşık 13 sene yalnızca sınava gireceğimizi ve sınavdan neden sorumlu olacağımızı öğreniriz. Yani sınavın içeriğini, kapsamını ve temel bilgileri öğreniriz. Sınav sürecince de bu öğrenme ve öğrendiğini yaşama sorumluluğu devam edecektir. Peygamber Efendimizin (SAV) ömrünü (63) baz aldığımızda ortalama sınav süremiz 50 yıldır. Yani 50 yıl mütemadiyen sınavda olacağız adeta bir sınav hayatı yaşayacağız/yaşıyoruz. Bu sınav esnek zaman diliminde, gönüllülük esasında, kişinin çapına ve sorumluluk alma gücüne göre, yüzde yüz liyakat, samimiyet, hakkaniyet ve süreklilik esasına göre yapılmaktadır. Sınavda hiçbir sınırlama, kısıtlama, dayatma ve sürpriz söz konusu değildir. Sorumlu olunan kitap (Kur’an-ı Kerim) açık kalmakta, dilediğiniz gibi temel kaynak olarak bakabilirsiniz, dersi veren öğretmeni (peygamber ve sünnetini) yanınıza alabilirsiniz. O’ndan dilediğiniz gibi/kadar yardım alabilirsiniz. Sınavdan sorumlu olunan konularda; kitabın kendisini (Kur’an-ı Kerimi), sahibini (Allah Azze ve Celle) ve dersin öğretmenini (Peygamber Efendimizi) ne kadar çok dinler ve takip ederseniz başarı oranınız o ölçüde artacaktır. Her zaman İyiliğine, doğruluğuna, ilmine, imanına güvendiğiniz bütün büyüklerden her zaman istifade edebilirsiniz. Daha önce sınava girmiş ve sınavı tamamlamış olanlardan (nimetlenenlerden ve gazaba uğrayanlardan) çıkmış soruları alabilirsiniz. Saati önceden belirlenmiş quizler günde beş defa zorunludur. Devamsızlıkta ölüm hariç hiç bir rapor ve mazeret kabul edilmeyecektir. Şifai olarak öğrenilen, ezberlenen kendisi dâhil hiç kimseye faydası olmayan hiç bir bilgi hayata geçirilmediği sürece sınav notunu etkilemeyecektir. Ayrıca bir sözlü sınavı yapılmayacak (hesap makinesiyle toplanan, ezberlenen ve tekrarlanan zikir, tespih, dua); sözlü, uygulamalı sınavın başarısıyla birlikte değerlendirilecek kimseye ezberleyip, tekrar ettiği duygusuz ve eylemsiz bilgiler fayda sağlamayacaktır.                          Artık bir sınavın olduğunu, hatta sınavın başladığını öğrendiğimize göre şunu net olarak ifade etmekte fayda var: Bu sınav sistemi hiç bir zaman ve mekânda, hal ve şartta değişmeyecektir. Ve bir uyarı: “Bu sınavı dünyalık olan üç beş günlük ve üç beş menfaatlik sınav ve sistemleriyle karıştırmayınız.” Yüzde yüz liyakat esas alınacaktır. Torpil, adam kayırma, bendendir, bizdendir gibi adaletsizlik ve haksızlıklar olmayacaktır. Özellikle sınava yeni başlayanlar ve hâlâ zamanı olanlar, şimdi üç günlük dünyayı mamur ederek, sonsuz ebedi hayatı harap etmeyiniz. Bir sınav için hayatınıza kıymayın. ( sınav dünya hayatı, kıyılan hayat ise ölünce başlayan ebedi hayat) Mesela, devlete memur olmayı, insanlara patron olmayı, mal/mülke sahip olmayı, nefsine köle olmayı, Allah’a kul olmaktan daha önemli bir hale getirmeyin! Mezardakilerin pişmanlık duyduğu hataları siz arzulamayın...

devamını oku

Doğu-Batı Ekseninde Siyasal İslam

| Hiç yorum yok

Doğu-Batı Ekseninde Siyasal İslam

      ÇALIŞMAYI PDF FORMATINDA İNDİRMEK İÇİN LÜTFEN BU YAZIYA TIKLAYIN.         Siyasal İslam İhtiyacı Neden Doğdu?   Doğu – Batı ya da İslam – Batı arası ilişkiler Müslümanlar ile Hıristiyanları ilgilendiren bir konu iken Siyasal İslam daha çok Müslümanları ve kendi devletlerindeki mücadelelerini içermektedir. Bu iki konuyu aynı başlıkta bir araya getiren durum ise İslam ülkelerinin egemen iktidarlarının halkını Batı değerleriyle yönetme tahakkümü çabalarıdır. Siyasal İslam’ı meydana getiren en temel unsur, dârülislâm ülke devletlerinin halklarını dârülharp zihniyetiyle yönetmeye çalışmasıdır.   Siyaset, Devlet, Müslüman İlişkisi nedir?   Siyaset, halkı devlet aygıtıyla nasıl yöneteceğini belirlerken, İslam bireyin nasıl yaşayacağını ya da nasıl yaşaması gerektiğini belirlemektedir. Devletlerin adı, rejimi, yönetim şekli ne olursa olsun içinde Müslüman bir toplumu barındırıyorsa Allah’ın emir ve yasaklarını kendi yasa ve tüzüklerinde yaşanılabilir bir şekilde düzenlemesi gerekir. Müslümanların devletle barışık yaşaması ve çatışmaması, siyasetin  İslam kural ve kaidelerinin kapsayıcılığı ile devleti ve vatandaşlarını yönetmesine bağlıdır. Aksi halde ‘‘Müslümanlar; Allah ile devlet arasında, peygamber ile devlet başkanı arasında, ahret ile dünya arasında, kulluk ile vatandaşlık arasında, günah ile kabahat arasında tercih yapmaya zorlanır’’, bunun neticesinde bireysel olarak travma toplumsal olarak çatışma ve ayrışma yaşanmaya başlanır. Müslüman bir birey devletsiz yaşayabilir ama İslamsız yaşayamaz, tıpkı bir devletin topraksız ve insansız kurulamayacağı gibi. Müslüman bireyler için, barış, huzur ve güvende yaşayabilmenin tek koşulu Allah’a teslim olmak ile; teslimiyet ise Allah’ın emir ve yasaklarına tam olarak riayet etmek ile mümkündür.   Siyasal İslam Nedir? Nelerin Eksiklikleri Giderilsin Amaçlanmıştır?   Siyasal İslamcılık; sosyal, eğitim, hukuk, ticaret ve kamusal alanlarda inançla çelişen birtakım uygulamaların devletin vatandaşına dayatması sonucu meydana gelen mağduriyetleri ortadan kaldırmak ve devletin bu kurallarını yerleştiren kural koyucularla eşit bir konuma gelip kendi kurallarını da devlet eliyle meşru olarak yaşamak, yaşayabilmek için meydana gelmiş bir mücadele hareketidir. Bu hareketin temel amacı, İslam inanç esaslarına göre, din ve dinin mecbur kıldığı sosyal yaşam ekseninde bir özgürlük alanı elde etmektir. Vatandaşlık hakkı olarak da kendisinden gasp edilmiş, yasaklanmış ve mahrum edilmiş hak ve hukukunun bütün bireylerle denk hale getirilmesidir. Yani evvela özgürlük ve eşitliktir.    Siyasal İslam, dini olmayan bir devlet düzeninde, devlet yönetimine din hassasiyeti yüksek olan bir zümrenin talip olma gayesi ile bir araya geldiği genelliklede parti üzerinden örgütlenildiği siyasal bir topluluğun genel adıdır. Bu topluluğu meydana getiren zorunluluk, devletlerdeki mevcut sistem ve kurumların işlevsizliği, düşük kapsayıcılığı, görmezden gelmesi, yok saymasıdır. Tam da burada bir kaç soru merak edilenlerin cevabı olabilir: Laiklik uygulana geldiğinin ötesinde din ve devlet işlerini bir birinden ayırırken din kısmına müdahalede bulunmasaydı, baskı altına almasaydı, bireylerin inanç esaslarına yaşamalarına yasak getirmeseydi, bilakis iddia edildiği gibi inanç özgürlüğünün teminatı olsaydı, herkesin kendi din ve inancını yaşayabilmesini güvence altına alsaydı laiklik ile İslam bu kadar karşı karşıya gelir miydi? Bir siyasal İslam zorunluluğu doğar mıydı? (ki laikliğin merkezi Fransa’da laiklik, özellikle de Katolikler için dinin teminatı olarak ilk günden itibaren varlığını sürdürmektedir). Yine özgürlükçü ve adil bir devlet biçimi olarak cumhuriyet ve toplumda ekonomik, dini, siyasi, etnik, kültürel ve yasal eşitlik konularında öne çıkan demokrasi; tanımına uygun işletilseydi bir siyasal İslam zorunluluğu doğar mıydı?  Cevap niteliğindeki bu sorulara yine bir soruyla cevap vermek gerekirse: Bir ülkede gerçek anlamında demokrasi icra edilmiş olsa; hem bir ateist hem de bir dindar kendi özgürlüğünü, yaşamsal ve hukuki olarak elde etmiş, hissetmiş olmaz mıydı? Gerçek anlamda bir demokrasi olsaydı,  Müslüman Şeriatla yönetiliyormuş gibi şeriata uygun yaşardı, ateist komünizmle...

devamını oku

Nasihat Her Yerde Her Zaman Doğruyu Söyletir

| 1 yorum var

Nasihat Her Yerde Her Zaman Doğruyu Söyletir

Tarih bir anlamda nasihat ilmidir. Rasulullah (SAV) de bir hadisinde ” Dinin temeli nasihattir ” diyor. O zaman sesleniyoruz; meselenin baş kahramanları oldukları için, başta devlet büyüklerimize ve din alimlerimize ve bütün insanlara nasihat isteyen yok mu? Ebû Hâzim bizim için konuşuyor.         Günümüzde anlamını yitiren değerler dünyasında, bir dünya değerin kadrini kıymetini hatırlatma vesilesiyle…                     İslam tarihinde eşine ender rastlanan diyaloglar manzumelerinin en kıymetlilerinden bir tanesi hiç şüphesiz, Emevi Devleti’nin yedinci Halifesi Süleyman bin Abdülmelik (715-718) ile tâbiinden Ebû Hâzim arasında geçmiştir. Rivayetçisi Dahhak bin Musa bu tarihi görüşmeyi bize şöyle nakletmiştir:           Emevi Halifesi Süleyman bin Abdulmelik Mekke’ye giderken Medine’ye uğradı ve orada birkaç gün kaldı. Yanındakilere: Medine’de Peygamber (SAV)’in ashabından herhangi birine yetişmiş olan bir kimse var mı diye sordu? Kendisine: Ebû Hâzim adında birisi var, dediler. Huzuruna gelmesi için ona haber gönderdi. Geldiğinde aralarında şu konuşma geçti:  Ey Ebû Hâzim! Bizden ne diye böyle uzak duruyorsun? Ey Mü’minlerin Emiri! Benden Ne gibi bir ilgisizlik gördün? Medine’nin ileri gelenleri yanıma geldiği halde sen gelmedin. Ey Mü’minlerin Emiri! Olmayan bir şeyi söylemekten seni Allah’a sığındırırım. Bu günden önce ne sen beni tanımıştın ne de ben seni görmüştüm.           Süleyman bin Abdülmelik yanındaki Muhammed bin Şihab ez-Zühri’ye döndü ve: Bu yaşlı adam isabet etti, ben ise yanıldım, dedi. Sonra Ebû Hâzim ile konuşmasına devam etti: Bize ne oluyor  ki ölümden hoşlanmıyoruz? Çünkü sizler ahiretinizi harap ettiniz, dünyanızı ise ma’mur ettiniz. O bakımdan ma’mur bir yerden harebe bir yere geçişten hoşlanmıyorsunuz. Doğru söyledin ey Ebû Hâzim! Peki yarın yüce Allah’ın huzuruna giriş nasıl olacaktır? İyilik yapan kimse gurbetten sonra ailesine dönen kimse gibi olacaktır. Kötülük yapan kimse ise efendisine geri dönen kaçak köle gibi olacaktır. Bunun üzerine Halife Süleyman ağladı ve şöyle dedi: Allah katında ne ile karşılaşacağımızı ah bir bilseydim..! Ebû Hâzim: Amellerini Allah’ın kitabına göre değerlendir. Halife: Onu değerlendirmek için nereye bakmalıyım diye sorunca? Ebû Hizâm, İnfitar Suresinin 13,14 ayetlerini kendisine okudu: ” İyiler şüphesiz Naim Cennetindedirler, kötüler de şüphesiz cehennemdedirler.” Bu ayetlerden sonra Halife Süleyman: Yâ Ebû Hâzim, öyle ise Allah’ın rahmeti nerede kaldı diye sordu? Ebû Hâzim, cevaben bu defa A’râf Suresinden 56. Ayeti okudu: ”… Allah’ın rahmeti muhsinlere (iyilik edenlere) yakındır. Halife Süleyman bunun üzerine sorularına devam etti. Allah’ın kulları arasında en değerlileri kimlerdir? İnsaf ve merhamet sahibi akıllı kimselerdir. Hangi amel daha faziletlidir? Haramlardan uzak durmakla birlikte farzları yerine getirmek. Hangi dua kabule daha şayandır? Kendisine iyilik yapılan kimsenin iyilik yapana yaptığı dua. Hangi sadaka daha faziletlidir? Az bir malı olmakla birlikte yoksul bir kimseye güç yettiğince veren, bununla birlikte bu sadakayı başa kakmayan ve bundan dolayı rahatsız etmeyen kimsenin sadakası. Hangi söz daha adildir? Kendisinden korktuğun veya bir şeyler umduğun kimsenin önünde hakkı söylemek. En akıllı Mü’min kimdir? Allah’a itaat ile amel eden ve insanlara da o yolu gösteren kimsedir. En ahmak Mü’min kimdir? Kardeşi zalim olduğu halde, kardeşinin hevasına uygun hareket eden ve böylece başkasının dünyalığı uğruna kendi ahretini feda eden kimsedir.           Doğru söyledin Yâ Ebû Hâzim, peki bizim içinde bulunduğumuz durum hakkında ne dersin? Ey Mü’minlerin Emiri! Müsaade ederseniz bu soruya cevap vermeyeyim! Hayır! Sen bu sözlerini bana vereceğin bir nasihat olarak söyle. Ey Mü’minlerin Emîri! Senin babaların insanları kılıç zoruyla baskı altına aldılar. İdareyi zorla, Müslümanlarla istişare etmeksizin ve onların rızası dışında ele geçirdiler. Bu esnada pek çok insanın kanını döktüler. Onlar da sonunda saltanatlarını bırakıp ahirete...

devamını oku

Milli İrade Nedir? Ne Değildir?

| Hiç yorum yok

Milli İrade  Nedir? Ne Değildir?

MİLLİ İRADE NEDİR? NE DEĞİLDİR? Türkiye siyaset hayatında birçok dönemde “Milli İrade” siyasi söylemi öne çıkmıştır. Temeline bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel yapı taşı ve anayasanın 6. Maddesi olan” egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesine dayanmaktadır. M.K. Atatürk’ün “Egemenlik Ulusundur” sözü yine harf inkılâbından önceki ifadesiyle ” Hakimiyetbilâkayd-u şart Milletindir” meclis kürsüsünün arkasına da yazılarak özetle TBMM’yi ifade etmiştir. Devleti yönetenler gücü ve yetkiyi halktan aldıklarını ve ülkeyi halk adına yönettiklerini ifade etmişlerdir. Zamanla yaptıkları çalışmalardan ve yönetim tarzlarından dolayı halk tarafından dahi olsa kendilerine bir eleştiri geldiğinde savunmaları hep aynı olmuştur; biz halkın oyuyla gelen seçilmişleriz, halk adına halk için yapıyoruz deyip, halktan gelen eleştirileri hiçe saymışlardır. Yani halka rağmen halk için bir siyasetin kılıfı olmuştur “Milli İrade” savunması. “Milli İrade” M.K. Atatürk tarafından gündeme gelmiş, bizatihi döneminde de sık sık vurgulanmış olmasına rağmen pratikte çok bir yeri olmamış, yani çokta uygulanmamıştır. Çünkü, her şeyden önce Atatürk bir devrimci idi, bunun gereği olarak da kendi bildikleri, olmasını istediklerini, kendi ürettiklerini ve ideolojisini halka rağmen kabul ettirme yolunu denemiştir. Platoncu bir bakış açısı ile aristokrasi yönetim tarzını, demokrasiden yani milli iradeden daha fazla hissettirmiştir. Bu dönemdeki devrimci tutum çoğu zaman baskıyla, şiddetle ve halkın talepleri gözardı edilerek dayatılmıştır. Yani devrim dönemi Atatürk Türkiye’sinde Milli İrade askıya alınmıştır. Yeni kurulan devletin inşası, tanzimi ve bekası için adeta halk devlete kurban edilmiştir. “İnsan/halk devlet içindir” prensibi ziyadesiyle ilkeleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e kayınpederi Şeyh Edebali’nin tarihi öğüdü ” İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi terkedilmiştir. Bu dönemde yapılan inkılapların dönemin sosyolojisiyle, insanların gelenek ve ananeleriyle, dini ve tarihiyle, kültürüyle örtüşmediği ve ciddi bir halk desteğinin olmadığını yapılan icra atlardan ve karşı çıkanların akıbetinden görmek mümkündür. Örneğin; halifeliğin kaldırılması, harf inkılabının kabulü, şapka kanunu, daha sonraları ezanın Türkçe okutulması, ümmetçilikten ulus devlet anlayışına geçişte Türk olmayan herkesin zorla Türk kabul edilmesi, dillerin, kültürlerin yasaklanması, ırk, dil ve mezhep üzerinde asimilasyon politikalarının uygulanması milli iradenin olmayışının bariz birer örnekleridir. Yine 1. Meclis Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu ve Meclis-i Mebusan üyelerinden oluştuğu için milli iradeyi en yüksek düzeyde temsil ediyordu. Ancak 1923 yılında M.K.Atatürk’ün belirlediği adaylarla seçimlere gidildiğinden ve 2. Meclis halkın değil Atatürk’ün seçtiği kişilerle yenilenmiş olduğundan (1.Grubtan) bu mecliste milli iradeden söz etmek doğru olmayacaktır. Zaten bunu destekleyen gaye olan çok seslilik engelleme amacıda bunun kanıtıdır. Ancak bu dönemi devrimci, yeni bir devlet anlayışını yerleştirme anlayışla ve zamanın koşullarıyla yapıldığını da gözardı etmemek gerekiyor. M.K.Atatürk’ten sonra milli iradeyle özdeşleşmiş bir dönem, Adnan Menderes Dönemi de incelendiğinde aslında sanıldığı gibi bir demokrasi dönemi olmadığı halkın önemli bir kesiminin yok sayıldığı her türlü baskı ve sindirme politikalarının bu dönemde de olduğu görülmektedir. Milli irade kavramının bu dönemde de yalnızca seçim sonuçlarının hükümet oluşturma sonucu olarak varlığı görülmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti tarihinin siyasal geçmişine bakıldığında 2002-2007 yılları arası AK Parti dönemi milli iradenin meclise en fazla sirayet ettiği ve ülkede de demokrasinin en fazla hissedildiği dönemdir. Bu dönemde Meclisteki temsiliyet, renklilik ve çeşitlilik bakımından da bu tespitimizi doğrulamaktadır. Ancak, 2007’den 15 Temmuz 2016 tarihine kadar adeta büyü bozulmuş milli birlik ve beraberlik dahil olmak üzere herşey kötüye gitmiştir. 15 Temmuz Darbe Kalkışması ile milli irade süreci başka bir yöne evrilmiş, adeta partizan yönetimine kaymıştır. Demokrasi ve milli iradenin değer ve ilkeleri parti ilkeleriyle, parti ilkeleri devlet ilkeleriyle birbirine karışmıştır. 15 Temmuz Kalkışmasını topyekûn halk önlemiştir. Bu durum neticesinde yer-gök her...

devamını oku

ABD SEÇİMLERİNDEN BİZE Mİ NE?

| Hiç yorum yok

ABD SEÇİMLERİNDEN BİZE Mİ NE?

Kapitalizmi beşeri bir din olarak çıkartan ve semavi dinlere inananlar da dahil bütün dünyadaki insanlar üzerinde etkili olmasını kurgulayan ABD deki başkanlık seçimini hafife alıp, önemli değilmiş gibi lanse edip, önemli görenleri aşağılayıp küçümseyip, değersiz göstermeye çalışmak gerçekten hangi akla, hangi dine, hangi devlet kutsalına hizmet etmektedir anlamakta güçlük çekiyor insan. Bazı kesimlerin Milli görünme çabasıyla Amerika’dan bize ne deyişiyle biz büyümüyoruz, süper güç olmuyoruz, bunun üzerinden, çaya çorbaya kullandığımız millilikte bizi bağımsız yapmıyor. Kapitalizm adeta bir din gibi bütün dünyayı hem ekonomik olarak hemde siyasi olarak etkisi altına almıştır. Bu sistem hegemonyasından en fazla siyasal olarak sosyalistler ve Müslümanlar; ekonomik olarak yoksullar ve köylüler, dinsel olarak Müslümanlar, devlet olarak ikinci dünya ülkeleri/gelişmekte olan ülkeler zarar görmüştür. Böylesi tehlikeli bir düşman olan kapitalizmin merkezine baş seçiliyor, birileride çıkmış millilik kılıfıyla bize ne diyor. Daha seçimler sonuçlanmasının üzerinden bir gün geçmemişken paran dolar karşısında yerle bir olmuş, ABD seçimlerinin (8.11.2016) üzerinden on gün geçmiş 1 dolar yaklaşık 3.40 tl  olmuş. Sanayicimiz, üreticimiz bu durumdan ziyadesiyle menfi bir şekilde etkilenmiş, ABD seçimlerinden bize ne öylemi. Ne zamanki cari açığınızı kapatır, dış ticaret hacminizde ihracatınız ithalatınızı en azından karşılayacak şekilde dengelenir, dışa askeri, teknoloji, iletişim, ilaç endüstrisinde bağımlılığınız son bulur, paranız Amerikan merkez bankasından etkilenmez ve değeri başa baş olur, işte o zaman diyebilirsiniz Amerikan seçimlerinden bize ne? Ekonomi kısmından sonra belki de daha önemlisi ABD’nin dünya siyasetindeki rolü ve etkisi de bu gibi seçimlerin öneminden bizi alakasızmışız gibi davranma lüksünden alıkoymaktadır. Allah aşkına bir çevrenize bakın, gözlemleyin ve düşünün, yangın yerine dönmüş Ortadoğu’nun ve özellikle de taş üstünde taş kalmamış 1.300 km’lik sınır komşularımız Suriye ve Irak’ta en çok kimin sözü geçmektedir? Adeta bu devasa sınırımızın hamisi durumundaki güç kimdir. Çok net ABD. Bize sınır olan 1.300 km’lik alanda Yüzlerce grup her gün ABD ve AB’nin silahlarıyla bir birini katletmektedir. Çoğunluğu din/mezhep, bazısı ideolojik, bir kısmı da toprak meselesi/anlaşmazlığı üzerinden Batı’nın özellikle de ABD’nin fitne ve kışkırtmalarıyla bizim insanlarımız, bölgemizin insanları, komşularımız bir birini katletmektedir. Ve biz bu fitne-i fücurun merkezine baş seçilirken, bu durumu önemsememeliyiz ha öylemi. Dünyayı ve gelişmeleri okuyamayan bir devletten, dostunu/düşmanını tanı(ya)mayan bir devletten, komşuları arasındaki davalara arabuluculuk/uzlaşıcılık yapamayıp batıdan medet uman bir ülkeden nasıl tam bağımsız bir devlet, nasıl kendine yeten bir devlet, nasıl problemin çözümünde masada yer alacak bir devlet, nasıl dünya düzeni tekrar kurgulanırken söz sahibi olacak bir devlet olmasını bekleyebiliriz ki. Yani dünyadaki her şey, her gelişme bizi ilgilendirir, ilgilendirmelidir. Tarihten eğer ki ders alınacaksa her konuda suistimal edip kendi iç siyasetimize alet ettiğimiz Osmanlı Devleti’nin uluslararası siyaset tecrübelerini, hem başarı hem de başarısızlıklarıyla dikkate almamız bize yol gösterici olacaktır. Osmanlı yükselirken uluslararası ilişkilerde nasıl bir siyaset çizdi, yıkılırken nasıl bir siyasete duçar oldu ve yeni devlet kurulurken (Türkiye Cumhuriyeti) nasıl bir politika izlendi. Son 100 yıl içerisindeki devletler arası ilişkilerimizde, geriden günümüze bakıldığında kimlerle nasıl bir siyaset izlendi ve sonuçları ne oldu. Bütün bunları yeterince düşündüğümüzde, sorguladığımızda, ABD ve küresel ekonominin yani kapitalizmin beşiğinin üzerimizdeki tahakkümünü biraz da olsa anlaşılmış oluruz ve o zaman ABD’den, oradaki seçimlerden bize ne deme gafletinde bulunmayız. Unutmayın ki onlar; Osmanlı’nın en iyi günlerinde/İmparatorluk döneminde ve en zor dönemlerinde/hasta adam lakabını taktıkları dönemlerde, bırakın kimin padişah olduğunu, kimin vezir-i azam olduğunu hatta divan-ı hümayunun kimlerden oluştuğunu çok yakından takip ederek, kişilere göre siyaset geliştirerek bugünlere geldiler.   Mehmet Karasakal...

devamını oku

MÜSLÜMANLAR NEREDE Mİ?

| Hiç yorum yok

MÜSLÜMANLAR NEREDE Mİ?

Sıradaki Yazı Müslümanlar Nerede Diye Soranlara Gelsin! Ne zaman Halep’e veya Suriye’nin herhangi bir yerine bomba atılsa, masum insanlar, çocuklar, yaşlılar ölse; hemen onların yıkılmış ev ve işyerlerinin içinde ve çevresinde parçalanmış ceset resimleriyle sosyal medyada manşete taşınan görüntünün hemen üstüne nerede bu Müslümanlar diye sitemkâr bir cılız tepki dolaşır, çok güçlü bir siyasi aidetlik duygusuyla. Hakikaten birden aklıma geldi gerçekten de nerde bu Müslümanlar? Düşündüm biraz 1996/2000’li yıllarda hatta 2003’e kadar hemen her Cuma bütün camii cemaati yek  vücut çıkar İsrail’i, ABD’yi, Avrupa’yı protesto ederdi. Üstelik Camii cemaati her fikir ve düşünceden, her partiden insanlardan müteşekkil idi. Hiç unutmam İstanbul Üniversitesinde eğitimimi sürdürdüğümde daha sonra çoğunlukla Cuma namazlarımı kıldığım Bayezid Camiine ilk gittiğimde farzdan sonra sünnete durma acemiliğini gösterdim, secdede kafamın sırtımın üstünden kaç kişinin geçtiğini halen hatırlamıyorum. Kapılar kapanır, cemaat dışarı bırakılmaz ve Bayezid meydanı gözünün alabildiğine çevik kuvvet polisi ile dolmuştur. Aradan yaklaşık 13-14 sene geçti ve Müslümanları bir daha hiç böylesi bir protesto meydanında göremedim. Üstelik İsrail aynı İsrail, ABD aynı ABD, kısacası tüm dünya en azından Müslümanlara karşı hep olduğu gibi, eski tas eski hamam. Peki, Müslümanlar nerede hakikaten? Aslında Müslümanların gizlenişi, ortadan kayboluşu ya da eylemsizlik takvimi biraz düşününce bize biraz ip ucu veriyor, yani 2003 yılı Siyasal İslam’ın iktidara oldukça güçlü gelişiyle birlikte Müslümanlar alanları terk etti (15 Temmuz hariç).  Üstelik bu dönemde aynı partinin hükümetleri ve güçlü liderliği döneminde; İsrail, ABD ve Rusya ile ilişkiler dönem dönem oldukça gerginleşti dönem dönem gayet normalleşti, zamane tabirle ilişki durumu karışık. Şu anda ise Hükümetin ilişki durumu aynen şu: İsrail Devleti de halkı da bizim dostumuzdur. ABD; bizim stratejik müttefikimizdir, dostluğumuz hiç bir olaydan etkilenmeyecek düzeyde ileridir. Rusya ve Putin bizim dostumuzdur. Ama biz hâlâ Müslümanların nerede olduğunu öğrenemedik diyorsunuz? Şimdi tamda yer tarifi yapacaktım: Siyasal İslam’ın Türkiye’de iktidar oluşuyla Müslümanlar adeta meydan muharebesinde elde edilen bir zaferin sarhoşluğu haliyeti ruhiyesine büründü, rehavete girdi, hatta gaflete kapıldı. Siyaset kurumu devletleşirken, daha önce ötekileşen Müslümanlar bunu fırsat bilip tarafgirlik acziyetiyle bir çok İslam değer, ilke ve esaslarını çiğneyerek, köşeler kapmaya, parseller almaya, ihaleler kazanmaya, mevki, makam ve koltuklar kapmaya başladılar. Kendilerinden olmayan herkese karşı cihat yaptıklarını kendilerine inandırarak, kendisinden olmayan herkese saldırdılar. Hatta cihada gidenler savaş sonunda ganimet için birbirlerine girmeye başladılar. Ve bu işi devletin içinde ve dışında her alana taşıdılar, üstelik bütün enerjilerini buna harcadılar. Dindar bir nesil yetiştirme ülküsünü, birden bizden olanları koruma kollama zorunluluğuna dönüştürdüler. Bu süreçte hep meşgul idiler. Müslümanların sorunların artık duymaz, görmez ve anlamaz hale geldiler. Bunları bu derece uyuşturan ise yine kendi güçleri kendi iktidarları idi. Kimsenin bir şey yapmasına artık gerek kalmamıştı, çünkü bütün Müslümanlar adına bir iktidar, çok güçlü bir lider var, herkese gereken cevap birinci ağızdan verilmekteydi. Hatta müttefik ve dost olunan (aslında İslam’ın en büyük düşmanları) ülkelere karşı bir eylem bir protesto söz konusu olmamalıydı, çünkü olursa mevcut hükümeti yani kendilerinden olan otoriteyi zor durumda bırakmış olacaklardı. İşte bu duygu Müslümanların bütün reflekslerini gevşetti ve duyarsız hale getirdi. Üstelik birde Müslümanlar eskisi gibi değillerdi, hepsinin boyunu aşan işi gücü, mevki, makamı vardı, yada olması için mücadelesi ve hırsı. Aslında gazeteci Abdurrahman Dilipak, bu durumu, dindar camianın özeleştirisini, şöyle özetlemişti bir yazısında:  “Bizde yılların açlığı vardı. Para, kadın, makam bir anda başını döndürdü birilerinin”. Türkiye’deki siyasal İslamcıların birçok zaman idolü ve rehberi Iraklı Ebu Hanife (699/767), Mısırlı Seyyid Kutub (1906/1966), İranlı Ali Şeriati (1933/1977),...

devamını oku

Kimlik(sizlik) Belgesi

| Hiç yorum yok

Kimlik(sizlik) Belgesi

Kimlik, en dar anlamıyla kişinin kim olduğudur. Kişinin kim olduğunun somut ispatı olan belge ise Kimlik Belgesidir( Nüfus Cüzdanıdır). Bu belgeyi kıymetli kılan ise kimlik sahibi değil, belgeyi veren, o kişiyi meşrulaştıran kurum, yani devlettir. Yani dünyanın en muhteşem, en iyi, en mükemmel insanı olsanızda sizi dünyada var gösteren, varlık ispatınız Kimlik Belgenizdir ( Kafa kâğıdınızdır). Bu kimlik belgesi, özellikle 19.yy.’dan itibaren başlayan ve 20. yy.’da yaygınlaşan Ulus Devlet biçimiyle ve İki dünya savaşının nihayetinde sınırların kati olarak netleşmesiyle en önemli halini almıştır. Sosyal bir varlık olarak insan; nitelik ve sıfat olarak taşıdığı özellikler ve ırk, soy, renk, dil gibi bir takım doğuştan edindiği özellikler bir araya gelerek kişiyi ve kişinin toplumsal kimliğini oluşturmaktadır. İnsana ait bu kimliği belgeleyen devlettir. Ve hangi devletin kimliği belgelediği, o kişinin hangi devletin üyesi olduğu anlamı açısından önemlidir. Bu üyelik belli bir zaman ve yaşam temposu sürecinde bir çok kimlikten ortak bir kültür ve ortak bir yaşam biçimi çıkarması sonucunda önemli bir aşama kat etmektedir. Bu süreç belli bir sürede tamamlanır ve ayrı ayrı kimliklerden bir kültür ve bir toplum inşa edilir. Ve devlet inşa süreci bitince her bir insanını, kişisini, bireyini kayıt altına alır. İşte bu kayıt altına aldığının belgesidir ” kimlik belgesi”. Devletler zamanla ekonomik olarak, siyasal olarak, kültürel ve sanatsal olarak bir birinden gelişmişlik olarak ayrışır. Burada bazı ülkeler, gelişmiş ülkeler iken, bazı ülkeler geri kalmış olarak kendini gösterir. Bu aynı zamanda iki ülkenin kimlik belgesi değeri açısından da paralellik gösterir. Gelişmiş bir ülkenin kimlik belgesi geri kalmış bir ülkenin kimlik belgesinden daha değerli görülür. Ki birçok geri kalmış ülkenin insanının gelişmiş ülkelere iltica etme isteğinin temelinde kimlik belgesi yatmaktadır. Ama gelişmiş bir ülkenin kimlik belgesi iyi kimlikli insanlar tarafından oluşturulduğu için devletlerde bu kimliği koruma altına alıp her kimseyi kendi ülkelerine kabul etmezler. Kabul etmezler ki kimlik belgesi değeri zarar görmesin. Bu sebeple kendilerine başvuran insanlara seçici davranırlar. Devletler bazen bu “kimlik belgesi” gücünü bir silah olarak da kullanırlar. Kendi ülkelerindeki bazı kesimleri, hizaya getirme, asimile etme, zapturapt altına alma aracı olarak da güçlü bir şekilde kullanırlar. Bunun en iyi örneği Suriye ve Suriyeli Kürtler’dir. Yıllarca kimlik belgeleri, yarım asırdır devlet yönetimini elinde bulunduran baba-oğul ESED, tarafından Kürtler’e verilmemiş, devletin vatandaşlık hak, hukuk ve hizmetlerinden mahrum bırakılmışlardır. Yine Saddam Hüseyin dönemi Irak Devleti’ndeki Kürtleri Halepçe’de Katliama duçar kılan, devlet tarafından; kimliklerin belgeye dönüşümündeki hazımsızlık, ret ve inkardır. Aynı örneği, Srebrenitsa Soykırımı olarak da bilinen Müslüman Boşnakların Hristiyan Sırplar tarafından soykırıma tabi tutulmasında, Bulgarların Müslüman-Türk Mezalimi’nde, Hitler Almanya’ sında Yahudilerde, Doğu Türkistan’daki Müslümanlar ‘da ve Ortadoğu’daki bir çok ülkede Alevilerde, bazılarında Sünnilerde görebiliriz. Bütün buralardaki sorunun temelinde ” Kimliğin Belgeye dönüşmesinde” devlet idaresinin-iradesinin tahakkümü vardır. Kimlik sahibi bir insanı, kitleyi ya da top yekûn bir halkı başka bir kimlik sahibi olan bir devlete aktarmak, katmak ve birleştirmek sosyal açıdan bir takım ciddi sorunları beraberinde getireceği gibi bazı avantajlar sağladığı da tarihte görülmüştür. Tarihte meydana gelmiş kitlesel göçlerin en önemli nedenleri doğal afetler, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi zaruri sebepler olmuştur. Örneğin Kavimler göçü ki dünya siyasi haritasını değiştiren bir göç dalgası, Reform-Rönesans dönemi göçü ki göç eden aydınlar gittikleri yerleri değiştirdi. Nazi Almanya’sının Yahudi soykırımından kaçan Yahudiler ki bugün dünyanın (aynı zamanda başına bela olan) süper gücü İsrail Devleti’nin kuruluşuna sebep olmuştur. Örneklerden de anlaşılacağı gibi bazı göçlerin çok önemli müspet sonuçları olduğu gibi İsrail’in kurulmasına sebep olup, özellikle de...

devamını oku

bizi KADİR GECESİ’ne şikayet ettim!

| Hiç yorum yok

bizi KADİR GECESİ’ne şikayet ettim!

(KADIKÖY BAĞDAT CADDESİNDE BİR AİLE İFTAR YAPIYOR. BABANIN BAŞI ÖNÜNDE…) Onlarca tebrik, kutlama ve temenni mesajı atıyoruz birbirimize ve çoğumuzda okumuyoruz. Çünkü bir yerden yapılan alıntıyı biliyoruz ki gönderen de okumamış. Gönderme.  Gönderme bu ruhsuz, samimiyetsiz mesajları, onun yerine yılda bir dahi olsa karşılaştığımızda samimi bir dost ol, kalbi muhabbetler dolu bir iki kelam et. Vallahi çok daha makbuldür. Allah azze ve celle, Kur’an-ı Kerim’de bize Kadir Gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu söylüyor, tabi bunu Allah söyleyince akan sular durur, değerinin miktarı tartılamayacak kadar büyüktür. Peki biz bu Allah kelamına nasıl bir karşılık veriyoruz. Mağazalardaki büyük indirimlere yapılan rağbet gibi. Camileri dolduruyoruz, birbirimizin sırtına çıkıyor, yer kapmaca oynuyor, yanımıza biri daha saf tutmasın diye her zaman yaptığımız gibi olduğumuzdan fazla yer kaplıyoruz. Neden? Bütün sevapları biz kapalım, bizim günahımız af olsun, bizim dileklerimiz kabul olsun, işimiz olsun eşimiz olsun, evimiz, arabamız olsun varsa daha iyisi olsun. Adeta bir kampanya fırsatçılığı ya da çekilişe girmiş gibi bir sahip olma çılgınlığıyla. Kaç kişi ahiretini isteyip de bu dünyadaki nefsani şeylerden yüz çeviriyor böylesi kıymetli gün ve gecelerde? Ya da kaçımız ahiretini istemekte ısrarcı davranıp da dünyalıklarını en aza indirgiyor, Allah’ın rızasının saklı olduğunu düşündüğümüz, söz, davranış ve niyetlerde bulunuyoruz. Kaç kişi zulüm dünyası olmuş bu zamanda ucu kendisine dokunmamış, ancak insanlığı kasıp kavuran dertlerden şikâyetçi olmuştur. Kendisine değilde Mümin kardeşine duada, istekte ve yardımda bulunuyor. Allah’ın (C.C.) bin aydan daha hayırlı dediği geceyi, Kadir Gecesi’ni müjdeleyen ayete iman edip aynı kitabın “Şüphesiz mü’minler birbiri ile kardeştirler.” (Hucurâtsûresi, 49/10)  “Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Mâidesûresi, 5/32)  ayetine neden kulak vermiyor; Rasûlullah’ın (SAV) “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58) “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”  (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) Rasûlullah’ın (SAV) gibi onlarca hadisini dinlemiyor, hayatında tatbik etmek için mücadele vermiyor. Kadir Gecesinin büyüklüğünden, o geceyi yaşamakla değil o geceye bir yıl boyunca hazırlanmakla istifade edilir. Bin ayın, ameli kazancı, öyle kolay mı elde edeceğimizi düşünüyoruz. Bir yıl boyunca her türlü haksızlığı, hayasızlığı, hadsizliği yapalım; kulluk vazifelerimizi yapmayalım ya da eksik yapalım, öyle bir gece var ki sabaha kadar namaz kılar, Kur’an okur, salavat …vs. bin ay olan 83 yılı kazanırız,  birini iade eder 82 yılı da fazladan kenara koyarız. Oh ne ala, elin oğlu hicret etsin, cihat etsin, malını-mülkünü infâk etsin, sen bir geceyle onun önüne geç. Tam da dünyalık sıkıntımızın ruh hali resmi aslında bu manzara. Çıkarcı, menfaatçi, bencil bir canavar hali. Birbirimizle selamı sabahı kesmişiz, iyiliği, yardım etmeyi, hatırlamayı, darda-zorda olanı kollamayı unutmuşuz, birbirimizin canına, malına, ırzına gasp etmişiz, her türlü fitne ve fücurun taşıyıcısı olmuşuz, sonra bir gecede cennetti ve cennetten bir dünyayı isteme yüzsüzlüğünü kendimize hak talep etmişiz. Vallahi! Biz bu ahlâk üzere olduğumuz sürece Kadir Gecesi bizi hep teğet geçecek.  Kanıtı bir önceki Kadir Gecesidir. Aklı olan, vicdanı, merhameti olan bir düşünsün iki Kadir Gecesi arasında İslâm toplumunda, dünyasında, ülkelerinde müspet...

devamını oku

Siyasal İslamın Çöküşü

| 3 yorum var

Siyasal İslamın Çöküşü

Her hangi bir yerde her hangi bir ortamda ve zamanda bir söze başlanılacak olunsa hep” din kardeşiyiz” “Elhamdülillah Müslümanız ayrımız gayrımız yok” “Aynı Peygamberin ümmetiyiz” ” Biz Müslümanlar tek bir ümmet, tek bir milletiz” diye üst kimliğimizden dem vururuz. En önemli aidetlik duygumuzu ifade ederiz. Bir olmalıyız iri olmalıyız diri olmalıyız sözünü tekrar ederiz. Aslında hayati öneme haiz bu ifadeler maalesef yaşanmışlıklarımızdan yola çıkarak bize şu sonucu göstermektedir: Bu sözlerin içini doldur(a)madığımız için basit bir taraftar slogan ehemmiyeti dahi taşımayan basmakalıp cümleler haline dönüşmüş kalmıştır. Şu an itibariyle bunların hepsi birer temenni olmanın ötesinde bir şey değil ve aslında olmamız gerekenleri ifade ediyor. İslam ülkeleri kendi Müslüman toplumlarını ulus devlet ideolojilerinden arındırıp özgür bıraksa, milli kavramını İslami kavrama devşirse Müslümanların önündeki en önemli engeli kaldırmış olurlar. Dünya Müslüman birliğinin senkronizasyonundaki en temel bağlantı kopukluğunu onarmış olurlar. Çünkü en önce Müslüman kimliği ön planda olan Müslüman ülkeler bir biriyle ilişki kurmakta zorlanmakta, öteki-beri durumunda kendi menfaatlerince İslâm düşmanı müttefiklerini birbirlerine tercih etmekteler. Oysa ki Allah azze ve celle ayeti keriminde Müslümanım diyen her kese çok açık bir emir ve nasihatte bulunuyor ve diyor ki : Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.(Maide/51). Anlaşılan o ki Müslümanlar, birbirlerini dost edinmek mecburiyetinde iken Allah’ın dost edinmeyi yasakladığı kimseleri dost edinerek öncelikle Allah’a (CC) karşı gelmekte, kendisi için tek olan otoriteyi (haşa) hiçe saymakta, dinlememektedir. İş en temelinden bozulunca ilerleyen aşamalarda düzelmiyor. Yani İman ettiğimiz yada ettiğimizi düşündüğümüz temel prensiplerde sorunumuz var bizim Müslümanlar olarak. Bunları teker teker sorgulamamız gerekmektedir. Hatta birçok konuda yeniden İman etmemiz gerekmektedir. Sıfırdan sanki ilkkez Müslüman oluyormuşuz gibi. Bu şu açıdan çok önemli, İslam diye kullandığımız ve bizi param parça, bölük pörçük ayırıp adeta yok eden bir çok unsurun, aslında İslam ile çok bir alakası yoktur, en azından İslam’ı ikinci plana itecek kadar bir önemlerinin olmaması gerekiyor. Örneğin, kültürümüzün, günlük ihtiyaçlarımızın, devlet geleneklerinin ve yasalarının, milliyetimizin, mezhebimizin, cemaat ve tarikatlarımızın, devlet, bayrak ve vatan sevgimizin bize yüklemiş olduğu ve çoğu zaman İslam’ın önüne geçen değerler bizi, Müslüman olarak ve insan olarak ayrıştıran çok önemli damarlardır. Bir Müslümanın bu değerler ile ilişkisini yeniden kurgulamak gerekiyor, bunları İslam’ın veya Müslümanın üstünde, önceliğinde görmemesi gerekiyor. İşte sürekli bahsi geçen Ümmet olma durumu yani Allah Rasulü’nün (SAV) emrettiği Mümin kardeş olma zorunluluğu, ” İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız” ( Müslim, Ebu Davud, Tirmizi) sözüyle bizi muhatap kılmaktadır. Allah’ı (CC), Rasulünü, Kitabını; seveceğimize, dinleyeceğimize; Allah’tan korkacağımıza, Rasulüne itaat edeceğimize başkalarına kanıyor, itaat ediyor; başkalarını seviyor, dinliyoruz; başkalarından korkuyoruz. Bu başkaları kimi zaman devlet büyükleri, kimi zaman aile büyükleri, kimi zaman din büyükleri, kimi zaman da para büyükleri olabilmektedir. Bu arkasından gittiğimiz sözde büyüklerin Müslümanların dünyasını ne hale getirdiklerine bakıldığında aslında fazla söze gerek de kalmamaktadır. Çünkü İslam dini daha ilk yıllarında Müslümanlara nasıl bir dünya vaat etmiş ve bunu ne kadar kısa bir zamanda hayata geçirmiş olduğunu, 15 sahabinin Peygamberimizin (SAV) izniyle 615 yılında Habeşistan hicretinde; Sahabi ile Kral Necaşi arasındaki görüşmeden anlıyoruz. Habeş Kralı Necaşi’nin Müslümanlara sizin dininiz nasıl bir dindir? diye sorduğunda, Muhacirler adına Cafer b. EbiTalib, tarihi ve manidar cevabıyla İslam dininin ne olduğunu günümüzede ışık tutacak şekilde anlatmıştır. Ey hükümdar! Diye söze başlayan Cafer b. EbiTalib tarihe şunları not düştü: ” Biz cahiliye halkından bir kavimdik....

devamını oku

Türkiye’nin Laiklik İle İmtihanı

| Hiç yorum yok

Türkiye’nin Laiklik İle İmtihanı

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman aracılığıyla Cumhuriyet tarihimizin yaklaşık 100 yıllık en önemli tartışma konusu olan Laiklik tekrar gündeme gelmiş, hatta ülke gündemine bomba etkisiyle ve ansızın düşmüştür. Türkiye ve Laiklik yan yana kullanıldığı her zaman ve devirde tartışma konusu olmuştur. Laikliğin topluma tam entegre olduğu düşünüldüğü darbe günlerinde, cunta yönetiminde dahi aslında bilinçaltında Laikliğin tehdit altında olduğu düşüncesi hep hâkimdi. Ve irtica ile mücadele adı altında Laikliğin varlığı her zaman koruma altına alınmaya çalışılmıştır. Anayasa, Askeri Erkan, CHP ve Yargı Erki ve bütün bunların çatısını oluşturan Atatürkçü Düşünce Gücü, Laikliğin en önemli koruyucusu olmuştur. Dönem dönemde bu güçlerin refleksleri ile bu topluma hatırlatılmıştır. Bunun en yakın ve somut örneği ise 28 Şubat 1997 tarihindeki Post-Modern Darbe sürecidir. En çok Refah Partisi döneminde Laiklik tehdit altında görülmüş, aynı taban ve kadrolarla gelmesine rağmen AK Parti döneminde ise başlangıçta bu tehdit hatırlansa da kısa süre içerisinde tehdit olmaktan çıkmış, halkın güvenini kazanmışlardır. AK Parti dönemimde Askeri vesayetin kaldırılması, Yargının ve Yasamanın el değiştirmesiyle Laikliğin aktif savunucularıda sistemli olarak pasifize edildi. Ülkede siyasal otorite Atatürk’ten sonra ilk olarak, tam anlamıyla el değiştirdi. İşte tam da böyle bir zamanda Meclis Başkanı İsmail Kahraman’dan Laiklik çıkışı geldi. Ancak, Kahraman’ın Laiklik ile ilgili konuşmasının bütününe bakıldığında Laikliğin ön plana çıkartılması resmin bütününü görmemizi engellemektedir. Çünkü konuşmadaki ana başlık Laiklik değil Başkanlık sistemidir. Konuşmasının bir kesitinde yeni anayasada Laiklik olmamalıdır, Anayasada din olmalıdır, diyor. Sonra konuşmanın tamamını Başkanlık Sistemi üzerine sürdürüyor. Özetle Başkanlık gelmelidir ama Laiklikte kaldırılmalıdır diyor. Çünkü Laiklik Anayasal olarak devam eder Başkanlık sistemine geçilirse Fransa modeli olur, yönetim demokratik olur. Ama dine dayalı bir başkanlık sistemi olursa Tek adam hükümranlığı olur yani Osmanlı modeli olur. Tek adamın dokunulmazlığı ömür boyu sürer ve tartışmasız olur. Yani burada kullanılan Laiklik vurgusu; sanıldığı gibi bir amaç değil, eleştirenlerin dahi tahminlerinin ötesindeki bir araç. Peki bir asıra yakın bir zaman diliminde Laiklik neden hep sorun oldu, neden hep birileri için tehdit, diğerleri için sığınak oldu. Tam da bu noktada her iki kesime bir kaç satırla cevap vermek istiyorum. Kesimlerden biri ” irtica hortladı Laiklik elden gidiyor” derken diğer kesim ise ” din elden gidiyor demektedir.  1) Laiklik en basit tanımıyla din ve devlet işlerinin bir birinden ayrılması ve her kesin kendi dinini özgürce yaşamasının devlet garantisi altında olmasıdır. Peki devlet yıllarca Laik olmasına rağmen insanlar neden inançlarından dolayı baskı ve zulme maruz kaldılar. İnsanı yaşatki devlet yaşasın söylemi ve devlet insan için varken neden devletin siyasi araçlarından birisi olan Laiklik, yıllarca insana karşı bir sopa olarak kullanıldı. 2) Laiklik demokrasinin en önemli aracı ise neden inanç hürriyetine dönüşmedi belli kesimler bu bu demokrasi kültüründen faydalandırılmadılar.  3) Devletin dindar olması yerine Laik olması, neden vatandaşında Laik olması dayatmasına yol açmıştır.  4) toplumunun tamamına yakınının dindar olmasına rağmen devletin Laik olmasında bir beis görmeyen anlayış, toplumun Laiklik güvencesiyle dindar yaşayabilme hakkını neden elinden almıştır.  5) Neden yıllarca Laiklik devlet aracılığıyla halka indirgenememiş, tanımlanamamış ve halkı hizaya getirme aracı olarak kullanılmış. Dünyada yalnızca üç dört ülkede uygulanan Laiklik neden tek demokratikleşme ve Batılaşma-Muasırlaşma aracı olarak görülmüş ve o uygulanan ülkelerdeki pratiklerininde yanına dahi yaklaşılamamış. ABD, Japonya ve Fransa ile kıyasladığımızda aynı Laiklikten bahsettiğimize kimi inandırabiliriz Laikliğin dayağını yiyen ve atanlardan başka?  Kimse kusura bakmasın Bu ülkede hala Laiklik tartışılıyorsa bunun en önemli sorumluları Laikliği savunanlardır. Şimdi gelelim mevzunun güncel haline, yani diğer kesime ”din elden gidiyor” diyenlere....

devamını oku