DİNİ GÜNCELLEME! HATA VERİR! KULLANAMAZSIN!

Doğrusu Peygamber Efendimiz (SAV)’in vefatından kısa bir süre sonrasından günümüze kadar İslam dini, tarihte her dönemde siyasallaştırılmış ve bir güç/otorite aracı olarak kullanılmıştır. Din hükümleri yöneticinin işine ve otoritesini tahakkümleştirmeye yaradığı sürece korunmuş ve uygulanmış; bırakın değiştirilmesi, zamaneleştirilmesi, ifadesindeki dolaylı anlatım dahi kabul görmemiş, akıldan geçirilmesi dahi büyük günah sayılmıştır. Ve sultanlar kendilerinin “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğunu bütün cihana hatırlatmada hiç mütevazilik göstermemişlerdir. Dinin emir ve yasakları herkesi bağladığı için devlet başkanlarını da bağlamaktadır. Vakta ki bu bağlayıcılık yöneticilere karşı bir yaptırıma dönüştüğü durumlarda dindeki hükümlerin kendi isteklerine göre tevili bir çıkış kapısı olmuştur. İlk akla gelen de din tarihselliği ve zamanın gerçekleri kıyaslamasından itikadı bozmadan ameli değiştirme operasyonunu/hüllesini gerçekleştirmedir. Yani bir günahı sanki günah değilmiş gibi işleme özgürlüğü ve sonuçtan pişmanlık duymama vicdani rahatlığıdır. Tarih, İslam devletlerinde dinin çıkar amaçlı dönüştürülme girişimleriyle, sultanların dini hükümleri kendilerince yorumlamasıyla/yorumlatmasıyla doludur. Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Osmanlılar zamanındaki bazı hükümdar dönemlerinde ve günümüz İslam devletlerinin tamamına yakınında bununla ilgili bir çok örnek söz konusudur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 8 Mart 20018 tarihinde Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi’nde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, “Dünya Kadınlar Günü Programı”nda, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini iddia etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, din adamlarına dönük “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar diyerek ithamda bulunmuştur. Devamında “…siz İslam’ı, 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” diyerek, bırakın herhangi bir din adamının, fetva bilgi ve tecrübesine sahip allame bir mollanın dahi söylemeye cesaret edemeyeceği cümleler sarf etmiştir. Üstelik bu eleştirisini bazı hoca efendilerin kadınlar ile ilgili fetvalarına, sözlerine, düşüncelerine dayandırmış, yani bu zaman ve mekan üstü eleştiriyi, sosyal hayattaki bir problemin yorumlanışı üzerinden sarf etmiştir.

İslam’ın güncellenmesi gerekiyor fikrinin tarihte hep birileri tarafından farklı zamanlarda değişik niyetlerle farklı kesimlerce ileri sürülmüş bir düşünce biçimi olarak gündeme geldiği tarihi kayıtlarda mevcuttur. Mesela, 14 asır öncesindeki ilk güncelleme talebi Mekkeli müşriklerden gelmiştir. Mekke Müşriklerinin Peygambere iman etmemesinin en önemli sebebi getirilen yeni dinin kendilerince güncel olmamasıdır. O zamana, gelenek ve göreneklere, toplum yapısına uygun olmamasıdır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (SAV) ile çok defa pazarlık yapmaya çalıştılar. Aslında biraz taviz koparıp orta yolun bulunması ve zamanın ruhuna uygun hale getirilmesi halinde iman etmeye hazırlardı. Ancak mümkün olmayan bir şey istiyorlardı. Çünkü kitap, din ve şeriat peygamberin değil tamamıyla Allah’ın idi. Ve değiştirilmesi, esnetilmesi, güncellenmesi mümkün değildi. O zamanın şartlarına göre çok ileri bir medeniyet tasavvur etmesi, İslam’ın o zamanın dini olmadığı geleceğin dini olduğu anlamı çıkartmıyordu. Tıpkı 1400 yıl sonra kimsenin bu din bu zamanın dini değil eskilerden kalan bir kültür ve medeniyetin dinidir deme anlayışını desteklemeyeceği gerçekliğinde olduğu gibi.

Mesela Mûaviye’ nin İslam devlet yönetim biçimini saltana çevirmesi, oğlu Yezidi sorgusuz sualsiz halife ilan etmesi İslam devlet anlayışında bir güncellemedir, Kerbela’da zalimce yaşanan katliam ve Peygamber Efendimiz (SAV)’ gözbebeği Hz. Hüseyin (RA)’nın ashabıyla hunharca katledilip, şehit edilmesi bu güncellemenin sonucudur.

Mesela Abbasiler Devlet anlayışının bir zamandan sonra, ehlibeyte, din adamlarına kötü davranıp İslam dinini Mutezile görüşü ile güncellemesi ve bu görüşün diğer görüşlere yaşam hakkı tanımaması nihayetinde bu güncellemeler, bir çok kişinin öldürülmesinde, devletin zayıflamasında ve sonrada yıkılmasında pay sahibi olmuştur.

Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemlerde devleti bölünmekten ve parçalanmaktan kurtarmak için Kanunnâme-i âli Osman ile din güncellenmiş, kardeş katli yasallaşmış bunun sonucunda birçok günahsız hanedan üyesinin dinde yeri olmadığı halde katli vacip sayılmıştır.

Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yaklaşık 1300 yıl güncellemelerle keyfiyete ve sultanların dinine dönüşen İslâm’ı, devlet yönetiminde tamamen yok saymış, meclis konuşmasında alkışlar eşliğinde güncellemelere son noktayı aynen şu cümlelerle koymuştur: “Dünyaca malum olmuştur ki bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi Programıdır. Bunun kapsadığı prensipler idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmaları ile asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” Bu durum güncellemelerle yıpratılan dinin adeta yok sayılmasıyla son bulmuştur. Bu dönemde Batı’nın dinin tezahürü olan hukuk, sosyal yaşam ve fikir hayatı koşulsuz Müslüman topluma dayatılarak, devletin dinsiz yada laik olduğu herkese her fırsatta kabul ettirilmiştir. Oysa devletin laikliği, dinsizliği; halkın din özgürlüğünün ve dinini yaşayabilmesinin güvencesi olarak sunulmuştu.

Ne gariptir ki din sultan ve devlet adamlarının ağzından kalbine inmediği, halkına sopa olarak kullanıldığı dönemlerde Müslümanlar ne kadar zarar gördülerse dinin devletten ayrıştırıldığı dönemlerde de zarar gören yine Müslümanlar olmuştur. Lakin dinsiz devletlerde Müslümanlar zarar gördüğü halde İslam’ın pek zarar görmediği hatta aslına sadık kalınarak daha samimi kişiler amelinde daha iyi korunduğu tarihi bir vaka olarak gerçekliğini korumaktadır.

İslam ile toplumların kültür ve medeniyeti zamanla iç içe geçmiş; adetler, gelenek-görenekler ve kültürler zaman içerisinde İslam ile çelişmediği halde yaşamaya/yaşanmaya devam etmiştir. Hatta bir zamandan sonra İslam üst kimlik olduğu için bu öğeler İslam’ın birer unsuru gibi görülüp anlaşılmaya başlanmıştır. Ve bunların terki veya savunulması bir din yorumlanışı haline gelmiştir. Hatta bu yorum farkları, yorumlanan öğelerin/unsurların dinle hiç bir ilgisi bulunmadığı halde dinde hizipleşmelere yol açmıştır. Mesela cüppe, sarık giymek yerel bir kültür unsuru iken, genel bir din ritüeli haline dönüşmüştür. Ama miras hukukunda İslam’ın kati uygulaması Kur’an-ı Kerim’de, erkeğe 2, kıza 1 oranında iken kızları yok sayan gelenekçi toplumlarda bu oran dahi fazla bulunup Allahın emri yerine getirilmediği gibi demokrasi kültürünün hakim olduğu İslam toplumlarında da bu ilahi emir (haşa) haksızlık görülüp eşit taksim edilmek kaydıyla Allah’ın emrinin çiğnendiği görülmektedir.

İslam dininin emir ve yasakları Kur’an-ı Kerim’de net olarak yazılmış, peygamberin güzide hayatında/siyeri nebide de dosdoğru yaşanmıştır. Bu iki uygulama kriteri bir Müslümanın dinini nasıl yaşaması, neye göre yaşaması, sınırları ve özgürlükleri ile tam olarak izahı noktasında yeterlidir. Peygamber Efendimiz (SAV)’in İslam dininin uygulayışındaki eylemleri (ameli) ne yöreseldir ne de tarihsel, din o gün peygambere neyi emretmiş ise bugün bize de aynı şeyi emretmektedir, kıyamete kadar yaşayacak toplumlara da aynı şekilde emredecektir. Ve tartışmasızdır. Bunların esnetilmesi, değiştirilmesi, katılaştırılması, zamaneleştirilmesi, güncellenmesi dinin kendisinin değiştirilmesidir. Bu da kimsenin haddi değildir. Peygamberler dahi Allah’ın dinini yalnızca tebliğ eden birer uyarıcı ve müjdeci sorumluluğunda yetkilendirilmiş ve Allah’ın şeriatını yaşayarak yaşatma görevini üstlenmişlerdir. Mesela evlatlığı Zeyd b. Harise’nin boşadığı eşiyle evlenmesi kendisine (Allah tarafından) emredildiğinde bu durum o zamanın Arap geleneklerine, adetlerine çok ters, aykırı bir davranış idi. Ama emir Allah’tan geldiği için O (SAV) bunu sorgulamadı bile, doğrudan yerine getirdi. (Bu evliliği, niçin (Ahzab 33/5 ayetini topluma uygulamak için) ve nasıl (Ahzab 33/37 ayetinde gerekçesi anlatılarak) gerçekleştirdiği ise Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde anlatılmıştır.

Peygamber Efendimiz (SAV)’in “Birinizin elbisesi eskidiği gibi göğsündeki imanı da eskir. Öyle ise Allah’tan kalbinizdeki imanı tazelemesini dileyiniz.” buyurduğunu, Abdullah bin Amr (ra) rivayet etmiştir: Yani birilerinin din geri kaldı, demode oldu, bu zamanda bu dinle bu sünnetle olur mu, onu güncellemek lazım düşüncesini bu hadis, tek başına çürütüp böylesi bir düşüncenin İslam’a uygun olmadığını bize anlatmaktadır. İman eskimesi insanların Allahın emir ve yasaklarını yaşamada; rehavete kapıldığında, ibadetler rutine bindirilip duygu ve tefekkür kaybedildiğinde, dinde ciddiyet ve salih amelli yaşam bozulduğunda, tekrardan yeni Müslüman olmuş gibi kitapa ve peygambere sarılmaya teşvik etmektedir.

Peygamber hadisinde dininizi güncelleyin demiyor bilakis zaman içerisinde değişen, güncellenen, gevşeyen, azalan imanınızı, olması gereken ile ilk baştaki ile tazeleyin diyor. Yani zamana göre dini değiştirin değil zamanla değişen imanı değiştirin orjinaline dönüştürün diyor. Din güncellenmez, iman güncellenmez, Kur’an güncellenmez. Tefekür ettiğimizde din hayatımızı değiştirecektir, bizi Kur’an’a, İslam’a göre güncelleyecek, tazeleyecektir.

Din gününün yegane sahibi Rabbim kendisine hakkıyla, layıkıyla kulluk etmeyi hepimize nasip etsin inşaAllah.

Mehmet KARASAKAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Medya

Sosyal Medya Hesaplarımız